Ahmet Muratlı
Ahmet Muratlı

Coğrafya Konuştuğunda Rejimler Susar

Yayınlanma: 23 Şubat 2026

Coğrafya Konuştuğunda Rejimler Susar

Bazı ülkelerde siyaset konuşur, coğrafya susar.

Bazı ülkelerde siyaset konuşur, coğrafya susar. Bazı ülkelerde ise coğrafya konuşur, siyaset dinlemek zorunda kalır. Irak, ikinci gruptadır.

Son günlerde Arap dünyasında kaleme alınan iki ayrı analiz, benim son zamanlarda Türkiye’den anlatmaya çalıştığım bir gerçeği bir kez daha teyit etti: Irak meselesi, aktörler meselesi değildir; coğrafyanın dayattığı bir devlet biçimi meselesidir. Kim iktidarda olursa olsun, hangi ideoloji adına konuşursa konuşsun, harita değişmedikçe sonuç değişmemektedir.

Irak, İran–Türkiye–Suriye hattının tam ortasında, enerji yollarının, kara geçitlerinin ve bölgesel güç mücadelelerinin kesiştiği bir düğümdür. Böyle coğrafyalarda devlet, ya güçlüdür ya da yoktur. Arası olmaz. Zayıf devlet bu tür coğrafyalarda uzun süre yaşayamaz; ya parçalanır ya da içeriden silahlı yapılar tarafından doldurulur. Bugün Irak’ta gördüğümüz tablo tam olarak budur.

Burada sıkça yapılan bir yanlış var: “Demokrasi neden olmadı?” sorusu soruluyor. Oysa asıl soru şudur: Bu coğrafya, zayıf bir merkezi yapıyı kaldırabilir mi?

Irak’ın yakın tarihi bu soruya acımasız bir cevap veriyor. 1958’den itibaren, devletin güvenlik kapasitesi parçalandıkça, rejimler kendilerini korumak için paralel silahlı yapılara yaslandı. Bu, bir tercih değil, bir refleks oldu. Saddam döneminde bu refleks sert bir merkeziyetçilikle bastırıldı. 2003’ten sonra ise aynı coğrafya bu kez tersine çalıştı: devlet zayıfladı, milisler çoğaldı, egemenlik dağıldı.

Bugün “hibrit devlet” diye adlandırılan yapı, aslında coğrafyanın cezalandırdığı bir siyasal deneydir. Silah tek elde değilse, savaş ve barış kararı merkezî değilse, sınırlar ve kaynaklar kontrol altında değilse; o yapıya devlet demek zorlaşır. Uluslararası hukukta muhatap kaybolur, ticaret risklenir, diplomasi pazarlığa dönüşür. Irak’ın yaşadığı tam olarak budur.

Bu tablo sadece Irak’a özgü değil. Eritre–Etiyopya örneği bunu çarpıcı biçimde gösteriyor. Bir kıyı şeridinin kopması, koskoca bir ülkeyi denize hasret bırakabiliyor. Limanlar, geçitler, denizler; rejimlerden, ideolojilerden ve hatta kuşaklardan daha kalıcıdır. Bu yüzden Batılı jeopolitikçiler “coğrafya kaderdir” derken ahlak dersi vermiyor; acı bir gerçekliği tarif ediyor.

Buradan şu sonucu çıkarmak gerekiyor: "Irak ancak diktatörlükle yönetilebilir" sözü bir temenni değil, bir teşhistir. Ama eksik söylenmiş bir teşhistir. Doğrusu şudur: Irak, zayıf ve dağınık bir devletle yönetilemez. Bu güçlü devletin otoriter mi, uzlaşmacı mı olacağı ikinci meseledir. Birinci mesele, silahın, sınırın ve kararın tek elde olup olmayacağıdır.

Bugün Irak önünde iki yol var. Ya merkezi, disiplinli, egemenliğini fiilen kullanan bir devlet inşa edecek; ya da milisler, dış nüfuzlar ve geçici dengeler arasında savrulan bir “yönetilen alan” olarak kalacak. Birincisi zor ama mümkündür. İkincisi kolay ama yıkıcıdır.

Bu gerçeği görmek için ideolojik gözlüklere değil, haritaya bakmak yeterlidir. Çünkü bazı ülkelerde sandık konuşur; bazılarında silah; Irak’ta ise coğrafya.

Ve coğrafya konuştuğunda, rejimler susmak zorunda kalır.

Yorum Yazın