Acar Okan: Sessizce Yürüyen Bir Ağabey…
Bazı insanlar vardır; kalabalıkta bağırmaz, kürsüye çıkmaz, adını öne sürmez. Ama bir neslin omzunda, fark edilmeden duran bir el gibidir. Yük ağırlaştığında hissedilir. Yol karardığında aranır. Gittiklerinde ise boşluğu çok geç fark edilir. Acar Okan Ağabey onlardandı.
Onu anlatırken sıfatlar yetmez. Askerdi, hukukçuydu, müsteşardı, yazardı, matbaacıydı, gazeteciydi… Ama bütün bu unvanların üstünde bir yerde, daha sade ve daha sahici bir karşılığı vardı: ağabeydi. Türkmen gençliği için kimi zaman bir rehber, kimi zaman bir sığınak, kimi zaman da insanın kendine çekidüzen vermesini sağlayan sessiz bir aynaydı.
Gençliğimizin en kırılgan yıllarında, bize yukarıdan bakmadı. Yanımıza oturdu. Nutuk çekmedi. Bir iki cümle kurdu; bazen sadece dinledi. “Okul geçer ama insan kalır” derdi. O günlerde bu söz, sıradan bir nasihat gibi gelirdi. Yıllar geçtikçe anlaşıldı ki, aslında bir hayat ölçüsüydü.
O yıllarda yolumuz sık sık ÜKD’ne düşerdi. Seminerler, konferanslar, uzun sohbetler olurdu. Üniversite öğrencisiydik; dinler, not alır, çoğu zaman da sessizce izlerdik. Orası sadece konuşulan bir mekân değil, insanın kendini tarttığı bir okul gibiydi. Acar Okan o ortamların doğal ağabeylerindendi. Kürsüye çıktığında sesini yükseltmezdi; ama dinleyen herkes biraz daha doğrulurdu. Konuşmaları ezberlik bilgi taşımazdı, hayatın içinden süzülüp gelirdi. Biz gençler için orada söylenen her cümle, sadece bir fikir değil, ileride nasıl ayakta duracağımıza dair küçük bir işaretti. O dernekte, farkında olmadan, sadece düşünmeyi değil; ölçülü olmayı, dinlemeyi ve haddini bilmeyi de öğrenirdik.
Acar Okan’ın yazıları da kendisi gibiydi. “Irak Türkmeni Gençlere Mektuplar” ve “Yesevî Torunlarına Mektuplar”, bir ideolojinin değil; bir ahlâk terbiyesinin metinleriydi. O metinlerde bağıran bir dil yoktur. Tehdit eden bir üslup yoktur. Ama sorumluluk yükleyen, insanı kendisiyle baş başa bırakan bir ağırlık vardır. Fedakârlığı sloganla değil, hayatla anlatır. İdealizmi yüksek sesle değil, bedel ödeyerek tarif eder.
Devlet hayatında önemli görevler üstlendi. Müsteşarlık yaptı, bakanlıklar gördü. Kapısı açıktı. Yardım isteyen geri çevrilmezdi. Eleştiren susturulmazdı. Makamı hiçbir zaman bir zırh gibi kullanmadı. Çünkü onun için esas olan mevki değil, istikametti. Nitekim siyasetin dar ve kirli labirentleri onu yorduğunda, makam hırsına kapılmadan geri durmayı bildi. Bu da herkese nasip olmayan bir ahlâktır.
Türkmen meselesi onun hayatında bir “dosya” değildi; bir emanetti. Kerküklü bir ailenin çocuğu olarak Türklüğü kuru bir söylemle değil, ömür boyu süren bir sadakatle yaşadı. Türk Dünyası onun için romantik bir hayal değil; somut bir sorumluluk alanıydı. Devlet imkânı bulduğunda çalıştı, bulamadığında yazdı, konuştu, yetiştirdi. Sessizce.
Bugün geriye dönüp baktığımda şunu net görüyorum:
Acar Okan, bir insanın nasıl düzgün kalabileceğinin canlı örneğiydi. Çalışkanlığıyla, dürüstlüğüyle, şefkatiyle… En dar zamanlarda insanın kapısını çalabileceği bir yuva gibiydi. Varlığı güven verirdi. Yokluğu ise derin bir boşluk bırakıyor.
Onun gidişiyle sadece bir insanı değil, bir terbiye tarzını, bir ağabeylik hukukunu, bir ahde vefa kültürünü uğurladık. Yeni nesiller belki adını bilmeyecek; ama biz biliyoruz ki, yürüdüğümüz yolda onun izi var.
Biz burada, onun bıraktığı yerden, sessizce yürümeye devam edeceğiz.
Yorum Yazın