Tanıklığın Sessiz Gücü: Ahmet Müfit Özdeş
Bazı insanlar görev yapar, bazıları tanıklık eder. Bazıları ise görevle tanıklık arasındaki çizgide, fark edilmeden ama kalıcı izler bırakır. Ahmet Müfit Özdeş, Irak’ta görev yaptığı yıllarda tam da bu çizgide duran isimlerden biriydi.
Vefatı vesilesiyle yeniden gündeme gelen bir konuşması, aslında hiç kapanmamış bir dosyayı önümüze koyuyor. Yetmişli yılların Bağdat’ında görev yapan bir diplomatın, tarihçi iddiası taşımadan, ideolojik bir çerçeveye girmeden yalnızca “gördüğünü ve duyduğunu” anlatması… Bugün Irak Türkleri ve Kerkük üzerine düşünen herkes için bu, sıradan bir hatıra değil; birinci elden bir tanıklıktır.
Özdeş’in çizdiği tablo nettir: Telafer’den başlayıp Kerkük, Tuzhurmatu, Kifri ve Hanekin’e uzanan; Bağdat’ta da bir mahalleyle tamamlanan bir Türkmen yerleşim hattı. Bu hattın dili, müziği ve kültürü; ne Anadolu’dan kopuktur ne de Azerbaycan’a yabancıdır. O yıllarda Kerkük sokaklarında duyulan dilin omurgasının Türkçe olması, bir diplomatın gözlemi olarak tarihe düşülmüş önemli bir nottur.
Tanıklık, iddia değildir; zamanın içinden süzülüp gelen sessiz bir gerçektir.
Konuşmanın en sarsıcı yönlerinden biri, 1959 Kerkük Katliamı’nın bir “başlangıç” değil, bir “kırılma” olarak ele alınmasıdır. O günden sonra Türkmenlerin hafızasında korku derinleşmiş, devlet nezdinde ise suskunluk kalıcı hâle gelmiştir. Bağdat merkezli Türkmen Kardeşlik Ocağı’nın mezhep üstü duruşu; kültürel ve sosyal bağları ayakta tutma çabası; Abdullah Abdurrahman ve Necdet Koçak gibi isimlerin kararlılığı, Özdeş’in anlatısında bir dönemin omurgası olarak yer alır.
Kerkük’teki Türkiye Kültür Merkezi’nin kapatılması, idari sınırlarla oynanarak Türkmen nüfusunun etkisizleştirilmesi ve Türkiye’nin o yıllardaki zayıf tepkisi… Bugün hâlâ tartışılan pek çok meselenin kökleri bu döneme uzanır. Özdeş suçlayıcı bir dil kurmaz; ancak anlatının arasına serpiştirilmiş “keşke”ler, derin bir sessizliğin izlerini taşır.
Fuzuli’nin evi ve mezarı üzerinden aktarılanlar ise yalnızca bir şairin hatırası değildir. Bir kültürün ve bir hafızanın nasıl silindiğinin somut hikâyesidir. Bir ev yıkıldığında, bir mezar yerinden edildiğinde geriye sadece taş değil; aidiyet duygusu da kaybolur.
Bu konuşma bugün yeniden paylaşılmalıdır. Çünkü yaşayan tanıkların sesi her geçen gün azalıyor. Çünkü hatırlamak, çoğu zaman itirazın ilk adımıdır. Bu metnin yayımlanmasının ardından söz konusu konuşmanın Türkmenler arasında geniş biçimde paylaşılması; gelecek düzeltme, katkı ve hatırlatmaların toplanması hepimiz için bir sorumluluktur. Doğruyu çoğaltmanın yolu, hatırayı ortak akılla tamamlamaktan geçer.
Ahmet Müfit Özdeş artık aramızda değil. Ancak bıraktığı tanıklık, Kerkük’te ve Türkmen hafızasında yaşamaya devam ediyor. Onu rahmetle anarken, söylediklerini not düşmek belki de kendimize düşen paydır.
Yorum Yazın