Bazı insanlar vardır; sesini yükseltmeden, vitrine çıkmadan, gösterişe ihtiyaç duymadan yaşadığı topluma derin bir iz bırakır. Onları “ünlü” yapan şey manşetler değil; istikrarla sürdürdükleri iyilik, emek ve paylaşma ahlakıdır.
Geçtiğimiz günlerde, makamında ziyaret etme imkânı buldum. Tanışıklığımız, Azerbaycan Kültür Evi Başkanı Hikmet Elp’in tavsiyesiyle başladı. Daha ilk dakikada şunu hissettiriyor: Bu dünyada “biriktirmek” kadar “bölüşmek” de bir meziyet; belki de daha fazlası.
Aslen Erzurum kökenli. Ailesinin Azerbaycan üzerinden İran’a zorunlu göç etmesiyle hayatı Tebriz’de başlıyor. Babasını 10 yaşında kaybediyor ve hayatın yükü omzuna çok erken biniyor. Çocuk yaşta çalışma hayatına atılıp farklı alanlarda başarılı işler yapıyor. Fakat asıl kırılma, 50 yaşına geldiğinde başlıyor: İş hayatını asgariye indirip enerjisini ilme, araştırmaya, kültüre ve topluma faydaya yönlendiriyor.
1997’den itibaren yaptığı çalışmalar, araştırmalar ve yazdığı eserleri “bila bedel” yani karşılıksız şekilde dağıtmaya başlıyor. Onun dilinde iki cümle var ki, bugünün “ben” merkezli dünyasında adeta bir tokat gibi:
“Araştırmak, bilgilenmek ve toplumla paylaşmak sevindiricidir.”
“Yaşam sadece hunharca kaynakları sömürmek değil, güzellikleri paylaşabilmektir.”
Paylaşmak, maneviyatı büyütür
Yaklaşımı yalnızca “maddi yardım” düzeyinde kalmıyor. Paylaşmayı; gülüşü, iyiliği, bilgiyi, tecrübeyi ve doğru yönlendirmeyi de içine alan bir hayat disiplini olarak görüyor. Ona göre kazancın bir kısmını ihtiyaç sahipleriyle paylaşmak, insanın maneviyatını güçlendiriyor; ama bununla sınırlı değil: Mutluluğu, bilgiyi ve deneyimi paylaşmak da aynı derecede kıymetli. Çünkü insan sadece biyolojik bir varlık değil; aynı zamanda sosyal bir varlık.
Burada kritik bir noktanın altını çiziyor: Paylaşmanın kapısı sosyalleşmekten, insanın topluma karışmasından geçiyor. Topluma karıştıkça bağlar kuruluyor, iletişim güçleniyor, iyilik duygusu gelişiyor. Ve insan şunu fark ediyor: İyilik, yalnızca muhatabını değil; yapanı da ayağa kaldıran bir güç. “İyiliğin devridaimi” dediği şey tam olarak bu: İyiliği taze tutmak, çoğaltmak ve süreklileştirmek.
90 kitap, 18.563 sayfa ve bir “vakıf” gibi çalışan ömür
Konuşmamız sırasında beni en çok etkileyen kısım, işin “hacmi” oldu. Alanında uzman kişilerle istişare ederek yaptığı ortak çalışmalar neticesinde toplam 90 kitap hazırladığı; bu eserlerin toplam hacminin 18.563 sayfa olduğu ifade ediliyor. Dahası, bu eserleri yalnızca raflarda bırakmıyor; toplumun farklı kesimlerine ulaştırıyor: ceza infaz kurumları, çocuk esirgeme kurumları, üniversiteler, belediyeler, polis akademisi, çocuk merkezleri ve kadın konuk evleri gibi birçok kuruma kütüphane desteği olarak bedelsiz gönderiyor.
Bugün “sosyal sorumluluk” diye paketlenip sunulan pek çok işin, bir ömür boyunca gönüllülükle ve istikrarla yapılabildiğinin canlı örneği bu. Üstelik hiçbir PR çalışmasıyla değil; yalnızca “iş” yaparak.
Bu hikâyenin bize bakan tarafı
Bu yazıyı yalnızca bir kişiyi anlatmak için değil; kendimize dönüp bakmak için yazıyorum. Çünkü bu hikâye şu soruları önümüze koyuyor:
- Bilgiyi yalnızca kendimiz için mi topluyoruz, yoksa topluma da akıtıyor muyuz?
- İyiliği anlık bir duygusallık mı sanıyoruz, yoksa bir karakter inşası mı?
- “Maneviyat” dediğimiz şeyi, sadece sözde mi taşıyoruz; yoksa davranışlarımızla mı büyütüyoruz?
Belki de en önemli ders şu: Paylaşmak, insanın elindekini azaltmaz; çoğu zaman insanı artırır. İnsan, biriktirdikleriyle değil; paylaştıklarıyla büyür. Ve bazı ömürler, tam da bu yüzden “mütevazı” görünse de aslında koca bir kültür hareketine dönüşür.
Bu yazıyı okuyan herkese küçük bir davetle bitireyim: Bugün birine bir bilgi verin, bir yön gösterin, bir iyilik yapın. Büyük şeyler olmak zorunda değil. İyilik, çoğu zaman küçük bir adımla başlar; ama doğru yerde çoğalır.
Yorum Yazın