“Parası bol olanın cimriliği bol olurmuş…”
Bu söz, bir kahve sohbetinde söylenip geçilecek basit bir cümle değil; toplumun hafızasında biriken sitemin, gözlemin ve içten içe büyüyen bir kırgınlığın ifadesidir.
Bugün etrafımıza baktığımızda çelişkilerle örülü bir manzara görüyoruz. Kıt kanaat geçinen insanlar, “bir lokma bir hırka” diyerek sofralarını paylaşırken; varlık arttıkça kapıların kapandığına, gönüllerin daraldığına şahit oluyoruz. Oysa eskiler:
“Komşu komşunun külüne muhtaçtır” diyerek dayanışmanın önemini asırlar öncesinden anlatmıştı. Şimdi ise aynı apartmanda yaşayan insanlar birbirine yabancı…
Bu durum yalnızca bireysel bir tercih değil; aynı zamanda sosyolojik bir dönüşümün sonucudur. Modern hayat, insanı kalabalıklar içinde yalnızlaştırırken; bireyciliği yüceltip paylaşmayı geri plana itiyor. Eskiden mahalle vardı, imece vardı, “biz” duygusu vardı. Bugün ise “ben”in gölgesi, “biz”in önüne geçmiş durumda.
Çünkü sistem, insana sürekli daha fazlasını istemeyi öğretiyor; ama paylaşmayı öğretmiyor.
Para ise bu dönüşümün en güçlü araçlarından biri haline geliyor. Artık sadece bir ihtiyaç değil; bir güvenlik duvarı, bir korku deposu…
“Mal canın yongasıdır” sözü, bugün adeta bir yaşam biçimine dönüşmüş durumda. İnsan kazandıkça kaybetmekten korkuyor, biriktirdikçe eksilmekten… Ve farkında olmadan sahip olduklarının esiri haline geliyor.
Oysa hayatın gerçeği şu sözde saklı:
“Mal da yalan, mülk de yalan; var biraz da sen oyalan.”
Edebî açıdan bakıldığında ise bu durum, insanın iç dünyasındaki daralmanın bir yansımasıdır. Kalp küçüldükçe dünya da küçülür. Paylaşmayan insan, aslında kendini eksiltir. Çünkü vermek, insanın ruhunu genişleten bir eylemdir.
“Az veren candan, çok veren maldan” sözü, sadece bir atasözü değil; insanın vicdan terazisini gösteren bir ölçüdür.
Bugün ne yazık ki bu terazinin dengesi bozulmuş durumda. Çok olanın az verdiği, az olanın ise gönlünü ortaya koyduğu bir çağdayız.
Oysa:
“İyilik eden iyilik bulur”
ve
“Ne ekersen onu biçersin.”
Toplumsal bağların zayıflaması, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ahlaki bir yoksullaşmayı da beraberinde getirir. Çünkü paylaşımın olmadığı yerde güven azalır, güvenin olmadığı yerde toplum çözülmeye başlar.
“El eli yıkar, iki el yüzü yıkar” sözü, aslında bir toplumun ayakta kalma formülüdür.
Bugün geldiğimiz noktada en büyük eksikliğimiz belki de budur: Gönül zenginliği…
Çünkü para arttıkça insan büyümüyor; bazen sadece duvarlarını yükseltiyor. O duvarların ardında ise yalnızlık, korku ve güvensizlik birikiyor.
Ve bir gün insan şunu fark ediyor:
Paylaşmadığı hiçbir şey aslında ona ait değildir.
Eskiler bir gerçeği daha hatırlatır:
“Tok açın halinden anlamaz.”
Ama insan olmanın erdemi, tokken de açın halini anlayabilmektir.
Toplum olarak bir yol ayrımındayız. Ya paranın gölgesinde küçülen kalplerle yaşamaya devam edeceğiz ya da paylaşarak büyüyen bir vicdan inşa edeceğiz. Çünkü bizi biz yapan; sadece kazandıklarımız değil, paylaştıklarımızdır.
Ve unutulmamalıdır ki:
“Bir elin nesi var, iki elin sesi var.”
Son söz niyetine:
Cimrilik kasada değil, kalpte başlar.
Zenginlik ise cüzdanda değil, paylaşabilen yürektedir.
Yorum Yazın