Bir ülkenin geleceğini anlamak için saraylarına değil, okullarına bakılır.Çünkü okul, yalnızca ders anlatılan bir yer değil; bir toplumun kendini yeniden ürettiği, değerlerini çocuklarına emanet ettiği en hayati alandır.
Bugün ise o alan çatırdıyor.Kahramanmaraş’ta yükselen çığlıkla, Şanlıurfa’da yankılanan korku aslında aynı gerçeğin iki ayrı yüzüdür:
Okul artık sadece eğitim verilen bir yer değil, aynı zamanda güvensizliğin sızdığı bir alana dönüşmektedir.
Bu bir tesadüf değil.
Bu, uzun süredir biriken sosyolojik kırılmanın dışa vurumudur.
Toplum dediğimiz yapı; adalet duygusu, ekonomik denge ve gelecek umudu üzerine kurulur.
Eğer bu üç ayak zayıflarsa, en önce çocuklar etkilenir.
Bugün çocukların gözlerinde gördüğümüz öfke, aslında onların değil, içinde büyüdükleri düzenin bir yansımasıdır.
Yoksulluğun, eşitsizliğin ve umutsuzluğun dili bazen sözle değil, şiddetle konuşur.
İşte tam da bu yüzden; okullarda yaşanan şiddeti yalnızca “disiplin sorunu” ya da “bireysel vaka” olarak görmek büyük bir yanılgıdır.
Bu, sosyolojik bir alarmdır.
Tarih bize şunu açıkça göstermiştir:
Eğitim sistemini ihmal eden toplumlar, geleceğini tesadüflere bırakır.
"Bugün yaşadığımız sorunlar, aslında yıllar önce Mustafa Kemal Atatürk’ün işaret ettiği gerçeğin bir yansımasıdır: ‘Eğitimdir ki bir milleti ya özgür…’ Eğer okullarımızda güvenliği, adaleti ve nitelikli eğitimi sağlayamazsak, sadece bugünü değil, yarını da kaybederiz.”
Bir zamanlar bu topraklarda kurulan Köy Enstitüleri yalnızca öğretmen yetiştirmedi;
aynı zamanda toplumsal dayanışmayı, üretimi ve ahlaki sorumluluğu da öğretti.
Bugün ise eğitim, giderek parçalanmış; okul, öğretmen, aile ve devlet arasındaki bağ zayıflamıştır.
Oysa bir çocuğu yetiştirmek, sadece öğretmenin değil; bir toplumun ortak sorumluluğudur.
Peki ne yapmalı?
Öncelikle kabul etmek gerekir:
Okulları korumak özel güvenlik görevlilerine devredilecek bir mesele değildir.
Bu, doğrudan devletin asli görevidir.
Ama mesele sadece kapıya bir güvenlik koymak da değildir.
Okulun içini güçlendirmeden, dışını koruyamazsınız.
Bu nedenle;
Okullarda rehberlik ve psikososyal destek sistemleri güçlendirilmelidir.
Çünkü bir çocuğun eline şiddet geçmeden önce, ruhuna dokunmak gerekir.
Akran zorbalığına karşı bilinçli eğitim programları uygulanmalıdır.
Şiddet öğrenilen bir davranıştır; o halde barış da öğretilebilir.
Yurttaşlık bilinci ve değerler eğitimi yeniden inşa edilmelidir.
Çocuk, sadece matematik değil; birlikte yaşamayı da öğrenmelidir.
Okul-Aile Birliği aktif hale getirilmelidir.
Aile ile okul arasındaki kopukluk, çocuğun iç dünyasında derin boşluklar yaratır.
Boş geçen dersler sona ermeli, eğitim süreklilik kazanmalıdır.
Çünkü boşluk, sadece zaman kaybı değil; aynı zamanda risk alanıdır.
Öğretmenin itibarı ve ekonomik koşulları iyileştirilmelidir.
Geçim derdi yaşayan bir öğretmenden, bir nesli inşa etmesini beklemek gerçekçi değildir.
Ve evet…
Kılık kıyafet düzeni, sadece bir disiplin meselesi değil; aidiyet ve eşitlik duygusunun da bir parçasıdır.
Ama bu düzen, baskıyla değil; pedagojik anlayışla kurulmalıdır.
Unutulmamalıdır ki;
Bir okulda şiddet varsa, o toplumda ihmal vardır.
Bir çocuk korkuyorsa, bir yerde devlet geri çekilmiştir.
Ve eğer bir ülkede çocuklar korunamıyorsa,
orada gelecek çoktan yara almıştır.
Kahramanmaraş ve Şanlıurfa bize şunu söylüyor:
Bu mesele ertelenemez.
Çünkü okul, sadece dört duvar değildir.
Okul, bir milletin yarınlara bıraktığı en değerli emanettir.
O emaneti korumak ise ne özel güvenliğe bırakılabilir
ne de günübirlik çözümlerle geçiştirilebilir.
Bu, bir tercih değil—
bir zorunluluktur.
Yorum Yazın