Nuh Mehmet Deniz
Nuh Mehmet Deniz

Son Uç

Yayınlanma: 05 Ocak 2026

Hepimizin Tanıdığı Kifayetsiz Muhterisler

Geçen hafta kaleme aldığım yazıda, iktidarın etrafında kümelenmiş bazı “muktedir tiplerden” ve yaşanmış birkaç olaydan söz edeceğimi belirtmiştim. Bugün isim vermeden ama dikkatli okurun kimlerden bahsedildiğini kolaylıkla anlayacağı bazı vakaları aktarmak istiyorum. Mesele şahıslar değil; zihniyet, yöntem ve bu yöntemlere göz yuman düzen.

2009 yılıydı. Çalıştığım basın kuruluşuna, özel sektörden geldiği söylenen genç bir isim dâhil edildi. Tepeden inme, kibirli ve dokunulmaz olduğunu düşünen bir tavırla… Kendisine verilen görevlere gitmemesi ilk vukuatıydı. ‘Neden gitmedin işe’ diye sorulduğunda ise siyasi gerekçeleri ve “konumunu” öne sürecek kadar pervasızdı.

Devlet, liyakatsizliğe göz yumulduğu anda çöker.

Bir gece nöbetinde, birlikte çalıştığı bir kadın personele cep telefonu üzerinden uygunsuz mesajlar atarak gerçek yüzünü açık etti. Normal şartlarda bunun tek bir karşılığı vardı: disiplin ve adalet. Ancak o dönem bu tiplerin sahipleri soruşturma bile açmadılar. Olay kapatıldı. 2002’ye kadar imtihansız personel alınmayan bu kuruma, “özel sektörde çalışmış” gerekçesiyle doldurulan benzer tipler gibi o da korundu. Dışarıdan atanan bir bölge yöneticisi dosyayı kapattı.

Aradan yıllar geçti. Suriye krizi patlak verdi. Türkiye, bu yangını en az hasarla atlatmanın yollarını ararken, söz konusu şahıs Suriye’ye gönderildi. Aylarca İran istihbaratına yakın çevrelerde kaldığı konuşuldu. Geri çağrılmasına rağmen “güvenlik gerekçesiyle” dönemediğini bildirdi.

Benzer bir tabloyu 2008 yılında Kuzey Irak’ta da gördük. Bölgeye gönderilen bir başka yönetici, “Burada hiçbir şey yok” diyerek FETÖ yapılanmasını adeta parlatmıştı. O isim de apar topar merkeze alındı; soruşturma açılmasına dahi izin verilmemişti.

Sorulmayan her soru, büyüyen bir tehdittir.

15 Temmuz 2016’ya gelindiğinde, bu yapıların hamileri ya yurt dışına kaçtı ya da cezaevine girdi. Ancak ilginçtir; bu kişilerin bir kısmı, soruşturmaları sürerken istifa etmelerine, emekli olmalarına izin verildi. İstifa edenlerin bir kısmı son derece “havalı” bir biçimde özel sektöre transfer edildiler. Bu tiplerin arkalarında FETÖ’cü lükleri bilinen bazı Millet vekiller vardı.

Yıllar sonra gördük ki, İslamcı” diyebildiğimiz bir gurup, yeşil sermayeyle büyüyen medya yapıları, Türk Devleti’nin resmî yayın organlarına kadar sızmışlardı. CİAsal İslamcı oldukları 1990’lı yıllardan beri söylenmesine rağmen iktidarın muktedirleri tarafından hep desteklenmişlerdi. En azından 15 Temmuz sonrası bir kısmı tasfiye edildi; torpilli olanlar ise ya emekli edildi ya da özel sektöre, ödüllendirilerek transfer edildi.

Cezasızlık, suçu teşvik eder.

Yaptıklarının bedelini ödemek bir yana, kendilerini artık iktidarın gerçek sahipleri gibi gören bu tipler, 4M’den 5M’e evrilen yapılar içinde “seçilmişlik” vehmine kapıldılar. İktidarın kendileri için var olduğunu söylemekten çekinmediler.

Bugün basına yansıyan birkaç ünlü isim üzerinden bu tabloyu gördüğümüzü sanıyorsak, yanılıyoruz. Bunlar sadece vitrindeki örnekler. 2005’ten itibaren çalınan sorularla sisteme giren kifayetsiz muhterisler, iktidar aracılığıyla devleti içeriden çökertmeye hizmet ettiler. Dünyevî çıkarları için her yolu mubah gören bu güruh, çıkar uğruna kimlik bile değiştirirler; hatta ve hatta şan şöhret para ve güç için din bile değiştirmekten çekinmezler.

Gelelim küresel tabloya…

3 Ocak 2026 tarihinde, Orta Amerika’da Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun ABD güçlerince alıkonularak ülke dışına kaçırılması, dünya siyasetinde yeni bir dönemin tartışılmasına yol açtı. Kişinin iyi ya da kötü olması meselenin özü değil. Asıl mesele, devletler arası hukukun fiilen delinmiş olmasıdır.

Cam tavan kırıldığında, altında herkes kalır.

Bu olayla birlikte ABD, dünya siyaseti adına son derece tehlikeli bir eylemle “cam tavanı” kırmıştır. Artık hiçbir lider mutlak güvende değildir. Yarın benzer bir yöntem başka bir güç tarafından uygulandığında ne söyleyeceğiz? Hukuk, güçlünün elinde esnek bir aparata mı dönüşecek? Dönem devlet eşkıyalığına evrilmiştir.

Trump döneminde hız kazanan bu anlayış, tek dünya düzeni hedefi için illegaliteyi meşrulaştırmaktadır. Bretton Woods’tan bu yana süren ekonomik ve siyasi düzenin sonuna yaklaşıldığı açıktır. ABD, devasa harcamalarının bedelini ödemekte zorlanmakta; Venezuela gibi enerji ve jeopolitik açıdan kritik alanları “hasat” etmeye yönelmektedir. Mesele Maduro’nun Narko terör unsurlarını desteklemesi değil; ABD için önemli olan kaynakların tamamının kontrol altına alınmasıdır. Dünya jeopolitiğinde Çin’in ve İngiltere’nin kontrol edilmesinin en önemli adımı Venezüella’nın ABD güdümüne girmesidir. Sırada Grönland olması muhtemel görünmektedir. Ancak bu kabadayı tavra dünya siyaseti dur demezse sıranın kime geleceği çok öngörülebilir değildir.

Türk dış politikasının bu süreçteki temkinli, hatta silik açıklamaları ise düşündürücüdür. Gazze’de ABD’ye ses yükseltemeyen, Netanyahu ile söz düellosunu aşamayan siyasetin, Venezuela konusunda da sınıfta kalması üzücüdür. Burada şu soruyu sormak gerekir. Trump neden Maduro’ya ailesi ile birlikte Türkiye’ye gidebilirsin teklifi yapmıştır? Yoksa bu operasyonun bir parçası Türkiye midir? Bu sorunun cevabını yakında yukarıda bahsettiğim kifayetsiz muhterisler habercilik adına ekranlarda ballandırarak anlatacaklardır. ‘Trump’a Reis destek verdi’ cümlesini duyarsak şaşırmayalım.

Yorum Yazın