Neden Ölmediler?
Bırakın fakirlik sınırını; açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm edilen milyonlarca insan hâlâ hayatta.
Bu bir başarı değil, bir ülkenin toplumsal reflekslerinin ne kadar zayıflatıldığının göstergesidir. Bu, ayakta kalmanın değil; alışmanın hikâyesidir.
Nasıl oluyor bu?
Ekonomi yönetimi, her fırsatta emeklileri ve sabit gelirli kesimleri dolaylı ama istikrarlı biçimde “yük” kategorisine yerleştiriyor. Her iki çalışana bir emeklinin düştüğü bir ülkede, sorun sanki yanlış tercihler değilmiş de emeklilerin varlığıymış gibi bir anlatı kuruluyor. Bu anlatı teknik raporlarla, oranlarla ve soğuk istatistiklerle cilalanıyor; böylece siyasî tercihler kaçınılmazlık gibi sunuluyor.
Oysa mesele son derece açık.
Türkiye, üretimle, istihdamla ya da vergiyle doğrudan bağı olmayan yaklaşık 8 milyonluk bir göçmen nüfusu kamu kaynaklarıyla ayakta tutuyor. Bu rakam, nüfusun yaklaşık %10’una denk geliyor. Bununla da sınırlı değil; Türkiye sınırları dışında, farklı adlar altında desteklenen yaklaşık 10 milyonluk bir nüfus için de düzenli kaynak aktarımı sürüyor. Böylece ülke nüfusunun yaklaşık %22’sine karşılık gelen bir kitle için sürekli ve ağır bir mali yük taşınıyor.
Buna kaynak bulunabiliyor.
Ama emekliye gelince “şartlar” hatırlanıyor.
Neden?
Çünkü mesele ekonomik değil; siyasal bir tercih meselesi.
Tam bu noktada Şair Eşref’in dizeleri bugünü anlatmak için neredeyse yetersiz kalıyor ama yine de gerçeği işaret ediyor:
Bir hazine soyuluyor, aldırmıyor öküzler.”
Bugün mutfakta soğanın hesabını yapan milyonlar var. Ama ülkenin kaynakları el değiştirirken, kamu düzeni çözülürken, adalet duygusu aşınırken hâkim olan şey, itiraz değil; kabulleniş. Asıl problem de tam burada başlıyor.
Devletin ve yerel yönetimlerin iç yapısı bu kabullenişi besleyen bir düzen üretmiş durumda. Sosyal yardımlar, kamu istihdamı ve kadrolar, uzun süredir ihtiyaçtan çok bağlılığı ve uyumu ödüllendiren bir mekanizma olarak işliyor. Gerçek ihtiyaç sahiplerini özellikle ayırmak gerekir; ancak sistem, istisnaları kural hâline getirmiş görünüyor.
Geçmişte sosyal yardımlarla lüks hayat süren örnekler konuşulurdu. Bugün bu durum, şaşırtıcı olmaktan çıkmış durumda.
Bir de herkesin bildiği ama yüksek sesle konuşmaktan kaçındığı bir alan var:
Kamuoyunda “bankamatik personeli” olarak anılan, fiilen çalışmadığı hâlde maaş aldığı iddia edilen geniş bir kesim. Sayılar telaffuz ediliyor, raporlar hazırlanıyor, dosyalar yazılıyor; fakat tablo değişmiyor. Bu yapı yalnızca bütçeyi değil, kamu disiplinini ve çalışma ahlakını da aşındırıyor.
İşte tam bu noktada, Ziya Paşa’nın yüzyıllar öncesinden gelen sitemi bugünü anlatıyor:
Katır mühürdar oldu, eşek defterdar!”
Bu bir hakaret değil; liyakat yokluğunun devlet düzeninde yarattığı çürümenin tarifidir. Ehliyet yerine itaatin, liyakat yerine sadakatin esas alındığı her yapıda sonuç aynıdır: Kurumlar vardır ama işlemez; sistem ayakta görünür ama içi boştur.
Vergi cephesinde ise çelişki daha da belirgindir. Küçük esnafın borcu için kapıya haciz dayanırken, büyük ölçekli şirketler için vergi affı neredeyse olağan bir uygulamaya dönüşmüştür. Kamuoyunda farklı adlarla anılan bu sermaye grupları düzenli olarak affedilirken, vergisini zamanında ödeyen milyonlar açısından bu durum yalnızca ekonomik değil, ahlaki bir kırılma yaratmaktadır.
Ortaya çıkan tablo nettir ve artık gizlenemez hâle gelmiştir:
Türkiye’nin bir gelir sorunu yoktur.
Türkiye’nin adalet ve öncelik sorunu vardır.
Bu tabloyu perdelemek için rakamlar yeniden üretilmekte, istatistikler üzerinden algı yönetimi yapılmaktadır. Vatandaşın mutfağında yangın varken, resmî tablolar hâlâ “iyimser senaryolar” anlatmaktadır.
Ve tam bu noktada, iktidar adına kurulan bir cümle, bu düzenin özeti hâline gelmiştir. AK Partili Özlem Zengin’in şu sözü:
Bu bir dil sürçmesi değildir.
Bu, bir öncelik sıralamasının açık ifadesidir.
Demek ki kaynak vardır; ancak emekliye sıra gelmemektedir. Çünkü başka alanlar her zaman daha “müsaittir”. Göç politikaları kapsamında her yıl yaklaşık 40 milyar dolar harcanabilmekte; bu uğurda demografik yapı dahi tartışma konusu yapılabilmektedir.
Ama emekli bekler.
Memur bekler.
Çalışan bekler.
Ve bütün bu tabloya bakıldığında, “Neden ölmediler?” sorusu bir ironi değil; toplumsal bir hesaplaşmanın cümle hâlidir.
Yorum Yazın