Terörist kimdir?
Neden itiraz sesleri, terör adı altında susturulur?
Bir önceki yazımda, “Geçmişin sığınağı; bilinçlenmenin bedelinden kaçış” başlığı altında, kimliğin atfettiği “ben” ile insan benliği arasındaki farkı anlatarak; sınıf bilincinin neden atfedilen kimliklerle şekillenmeyeceğini ya da parça parça olacağını, “biz” kavramının olmadığı yerde devletin anlamsız olduğu gerçeğine dayanarak tartıştık. Bu bağlamda, “devlet nasıl idare edilir?” sorusunun neden yersiz olduğunu ele aldık. Bu makalede ise terörün ne olduğu ve teröristin kime atfedildiği sorunsalını masaya yatıracağız.
İnsan, doğduğu günden itibaren birçok dışlanma ile karşı karşıyadır. Aile, toplumun ve hatta devletin çekirdeği olarak, belirli aygıtları altyapı şeklinde bireye aşılamaktadır. Ancak kimse şunu sormaz: Ben neden seçmediğim şeyleri öğrenmeliyim ve neden onları kabullenmeliyim? Çünkü sorumluluğun atfedilerek üstlenilmesi aslında bir zorunluluktur ve bu durum, kişinin benimsediği duygu ve düşünceler arasında sonsuz bir savaş hâli ve tarihsel bir diyalektik yaratır. Coğrafya, din, dil, ırk, aile vb. kavramlar kimsenin seçtiği değil, yüklendiği kavramlar olarak, yeri geldiğinde kişinin hayatına mâl olmaktadır.
Şu an soru şudur: Rızaya dayalı atfedilen kimlikler beni cezalandırır mı, yoksa ödüllendirir mi? Kişi neden seçmediği bir şeyin cezasını çekmek zorundadır? Bu ceza kime ya da hangi sisteme hizmet etmektedir?
Hindistan’da Müslümanlar katledilir; Gazze’de çocuklar Filistinli oldukları için, Uygur Türkleri Çinli olmadıkları için; İran’da protestocular sırf hâkimiyeti istemedikleri için vatan haini ya da terörist olarak tanımlanır ve katledilir. Bu sistematik yok oluş halklar eliyle gerçekleşmez; ancak onların eliyle meşruiyet kazanır. Çünkü Hindistan hükümeti Müslüman kitleyi ötekileştirir, tehdit olarak tanımlar ve ardından çoğunluk içinde yarattığı korku yoluyla bir diğerinin öldürülmesine meşruiyet sağlar.
Gazze’deki durum benzerdir; burada din değil, bu kez “nereli olunduğu” belirleyicidir. İsrail, Filistin topraklarını işgal etmiş olmasına rağmen, toprak sahiplerinin direnişini terörist olarak adlandırır. Böylece bu düşünce, üstten aşağıya İsrail toplumuna aşılanır ve İsrail hükümeti tarihi yeniden yazarak farklı bir tezat ve çatışma zemini kurar. Sonuç olarak İsrail halkı Gazze’de yapılan katliama meşruiyet tanımaktadır. Uygur Türkleri meselesinde de durum benzerdir.
İran’a gelince; hâkimiyetin yarattığı problemler göz ardı edilerek dış düşman algısı üzerinden halk ile hâkimiyet karşı karşıya getirilir. Başka bir deyişle, “biz” kavramı artık “ben” ve “öteki”ye dönüşür. Çünkü iktidar, kimliği üstten aşağıya şekillendiren ve bilgiyi buna göre yayan tek yetkili konumdadır. Bu noktada din, hâkimiyetin söylem edimlerinde büyük bir rol oynamaktadır.
Bu üç örnek, hâkimiyetin hangi sebeplerle ve ne zaman terörist algısını yarattığını ve ardından bu kitleyi yok etmeye yöneldiğini az da olsa göstermektedir. Ancak “terör” her zaman silahla konuşmaz; bazen istisna üretir, hukuku “dokunulmazlık” kisvesiyle susturur ve sessizliği suç ortaklığına dönüştürür.
Çok ilginç şekilde Epstein dosyalarının ifşası, önceden alışılmış kimliklerin ve ben arasındaki boşlukta yeni bir kargaşa oluşumu olarak kimlikleştirildiği ve normalleşme kapsamında yapılmaktadır. Başka bir deyişle, terörün sessizce ve sistematik olarak iktidar politikasında konuşturulduğu ve neoliberal sistemin totaliter hâle gelmişliğini, yozlaşan elit kesimin kötülüğün sıradanlığına nasıl ortak ve araç olarak kullanıldığını belirtmektedir.
Şu an soru şu: Epstein dosyası neden 6 yıl bekletildi? Neden dosyanın yüzde 20 ya da 30’u açıklandı? Bu ifşa neye hizmet etmektedir ya da neyi bastırmak için ortaya çıkmaktadır? Amerika’da olan protestolarla ilişkili mi? İran ve ABD arasındaki gerginlikle ilişkili mi?
Dikkatinizi çekerim: Sorularımda halkın ve onların benliğinin ne istedikleri, neye ihtiyaçları olduğu söz konusu değildir. Mesele; baskı kurmadan, seçici medya ve elitler (iş adamları, fenomenler, politikacılar ve hata ilim–bilim insanları) aracılığıyla hukuki dokunulmazlığı normalleştirip, korku üretimi yoluyla itaat ve sessizlik yaratma tekniğiyle sisteme uyan kimlikleri üretmektir. Bu terör değil de nedir?
Sistem bütün araçlarını kullanarak ahlaki boyutları yazılı olarak halka sunmaktadır; ancak kendisi bir ağ oluşturarak özneyi nesne hâline getirir, sonra da kurduğu akademik ağıyla bunu bilimsel olarak halka “işin gerçeği” diye sunar. Böylece başkaldıran ötekileştirilir, medya vasıtasıyla skandal olduğu öne sürülür ve ötekileşenler kolayca ortadan temizlenir. Bir de terör ve terörist kimliğini bu insanlara atfederek, aslında sopayı gösterir ve toplumu susturur.
Kimlik ve benlik arasındaki boşluk, yeni kimlikler ve değişken ahlaki değerlerle tarihsel diyalektik kapsamında sentez üretecek; bu sentez kimlik ise toplumu giderek kendine yabancılaştırarak yön verecektir. Şu an bu dosyanın örtbas edilmesi için iki şey gerekiyor: savaş ve ölümcül hastalık.
Şu an belki bu soruyu sormak gerekiyor: Kimlik ve benlik arasında sürekli üretilen boşluk ve onu dolduran yeni sentez kimliklerin önü nasıl kesilir? Çünkü yabancılaşan bir toplum, gitgide daha çok benliğini kaybederek sınıf bilincini toplumda kıracak ve sistemin ağını daha da ayakta tutacaktır. Bu konu, sessizce terör kapsamını değiştirerek normalleştirir ve toplumu savunmasız bir nesne hâline getirmektedir. Şu an siz söyleyin: Terör nedir ve terörist kimdir?
Şu an soru şudur: Rızaya dayalı atfedilen kimlikler beni cezalandırır mı, yoksa ödüllendirir mi? Kişi neden seçmediği bir şeyin cezasını çekmek zorundadır? Bu ceza kime ya da hangi sisteme hizmet etmektedir?
Hindistan’da Müslümanlar katledilir; Gazze’de çocuklar Filistinli oldukları için, Uygur Türkleri Çinli olmadıkları için; İran’da protestocular sırf hâkimiyeti istemedikleri için vatan haini ya da terörist olarak tanımlanır ve katledilir. Bu sistematik yok oluş halklar eliyle gerçekleşmez; ancak onların eliyle meşruiyet kazanır. Çünkü Hindistan hükümeti Müslüman kitleyi ötekileştirir, tehdit olarak tanımlar ve ardından çoğunluk içinde yarattığı korku yoluyla bir diğerinin öldürülmesine meşruiyet sağlar.
Gazze’deki durum benzerdir; burada din değil, bu kez “nereli olunduğu” belirleyicidir. İsrail, Filistin topraklarını işgal etmiş olmasına rağmen, toprak sahiplerinin direnişini terörist olarak adlandırır. Böylece bu düşünce, üstten aşağıya İsrail toplumuna aşılanır ve İsrail hükümeti tarihi yeniden yazarak farklı bir tezat ve çatışma zemini kurar. Sonuç olarak İsrail halkı Gazze’de yapılan katliama meşruiyet tanımaktadır. Uygur Türkleri meselesinde de durum benzerdir.
İran’a gelince; hâkimiyetin yarattığı problemler göz ardı edilerek dış düşman algısı üzerinden halk ile hâkimiyet karşı karşıya getirilir. Başka bir deyişle, “biz” kavramı artık “ben” ve “öteki”ye dönüşür. Çünkü iktidar, kimliği üstten aşağıya şekillendiren ve bilgiyi buna göre yayan tek yetkili konumdadır. Bu noktada din, hâkimiyetin söylem edimlerinde büyük bir rol oynamaktadır.
Bu üç örnek, hâkimiyetin hangi sebeplerle ve ne zaman terörist algısını yarattığını ve ardından bu kitleyi yok etmeye yöneldiğini az da olsa göstermektedir. Ancak “terör” her zaman silahla konuşmaz; bazen istisna üretir, hukuku “dokunulmazlık” kisvesiyle susturur ve sessizliği suç ortaklığına dönüştürür.
Çok ilginç şekilde Epstein dosyalarının ifşası, önceden alışılmış kimliklerin ve ben arasındaki boşlukta yeni bir kargaşa oluşumu olarak kimlikleştirildiği ve normalleşme kapsamında yapılmaktadır. Başka bir deyişle, terörün sessizce ve sistematik olarak iktidar politikasında konuşturulduğu ve neoliberal sistemin totaliter hâle gelmişliğini, yozlaşan elit kesimin kötülüğün sıradanlığına nasıl ortak ve araç olarak kullanıldığını belirtmektedir.
Şu an soru şu: Epstein dosyası neden 6 yıl bekletildi? Neden dosyanın yüzde 20 ya da 30’u açıklandı? Bu ifşa neye hizmet etmektedir ya da neyi bastırmak için ortaya çıkmaktadır? Amerika’da olan protestolarla ilişkili mi? İran ve ABD arasındaki gerginlikle ilişkili mi?
Dikkatinizi çekerim: Sorularımda halkın ve onların benliğinin ne istedikleri, neye ihtiyaçları olduğu söz konusu değildir. Mesele; baskı kurmadan, seçici medya ve elitler (iş adamları, fenomenler, politikacılar ve hata ilim–bilim insanları) aracılığıyla hukuki dokunulmazlığı normalleştirip, korku üretimi yoluyla itaat ve sessizlik yaratma tekniğiyle sisteme uyan kimlikleri üretmektir. Bu terör değil de nedir?
Sistem bütün araçlarını kullanarak ahlaki boyutları yazılı olarak halka sunmaktadır; ancak kendisi bir ağ oluşturarak özneyi nesne hâline getirir, sonra da kurduğu akademik ağıyla bunu bilimsel olarak halka “işin gerçeği” diye sunar. Böylece başkaldıran ötekileştirilir, medya vasıtasıyla skandal olduğu öne sürülür ve ötekileşenler kolayca ortadan temizlenir. Bir de terör ve terörist kimliğini bu insanlara atfederek, aslında sopayı gösterir ve toplumu susturur.
Kimlik ve benlik arasındaki boşluk, yeni kimlikler ve değişken ahlaki değerlerle tarihsel diyalektik kapsamında sentez üretecek; bu sentez kimlik ise toplumu giderek kendine yabancılaştırarak yön verecektir. Şu an bu dosyanın örtbas edilmesi için iki şey gerekiyor: savaş ve ölümcül hastalık.
Şu an belki bu soruyu sormak gerekiyor: Kimlik ve benlik arasında sürekli üretilen boşluk ve onu dolduran yeni sentez kimliklerin önü nasıl kesilir? Çünkü yabancılaşan bir toplum, gitgide daha çok benliğini kaybederek sınıf bilincini toplumda kıracak ve sistemin ağını daha da ayakta tutacaktır. Bu konu, sessizce terör kapsamını değiştirerek normalleştirir ve toplumu savunmasız bir nesne hâline getirmektedir. Şu an siz söyleyin: Terör nedir ve terörist kimdir?
Yorum Yazın