Nazanin Moghadam
Nazanin Moghadam

İhanet mi, Yoksa Büyük Bir Cinayet mi?

Yayınlanma: 24 Ocak 2026

Önceden yazılmış bir senaryoyla, kül edilen bir devrim…

İran halkının protestolarının üzerinden 27 gün geçmişken, ölü sayısının 12 bini aştığı, bazı kaynaklara göre ise 20 bine ulaştığı tahmin edilmektedir. Aynı süreçte tutuklanan ve cezaevine konulan protestocu sayısının 20 bini geçtiği; bu kişilerin, “terörle mücadele” gerekçesiyle çıkarılan olağanüstü yargı kararları kapsamında idam cezası bekledikleri bildirilmektedir. İran içinde yaklaşık 300 saat süren internet kesintisi nedeniyle haber akışının olmaması, rejimin üzerini örtmeye çalıştığı, akıl almaz boyutlardaki insani felaketlere işaret etmektedir. Rejim, bu felaketleri gizlemek için dikkatleri “dış düşman” söylemine yöneltmektedir. Bu süreçte, Donald Trump ve bazı ABD’li yetkililer tarafından dile getirilen “İran hükümeti tutuklu protestocuları öldürmeyecek” yönündeki açıklamalar, Tahran’ın sert tepkisiyle karşılanmıştır.

Böyle bir tabloda şu sorular kaçınılmazdır: Tarihin acı deneyimleri dışında güvenilebilecek bir şey var mıdır? İranlı protestocuların katledilmesinde doğrudan veya dolaylı rol oynamış aktörlere umut bağlanabilir mi? Gazze’de çocukların ve sivillerin kanına bulaşmış aktörlere güvenilebilir mi? “Yardım yolda”, “İran halkının katli kırmızı çizgimizdir” söylemleriyle insanları daha büyük bir coşkuyla adeta ölüm alanlarına sürenlere inanılabilir mi? Daha da vahimi, İran diaspora durumudur. Herhangi bir devrim programı veya strateji ortaya koymaksızın, “Devrim bir adım uzağınızda” türü propagandalarla; Reza Pehlevi figürü üzerinden ve “Yaşasın Şah”, “Bu son savaş, Pehlevi geri dönüyor” gibi sloganların dolaşıma sokulmasıyla, asimetrik bir mücadeleyi simetrik bir savaşa dönüştürülmüştür. Oysa rejimin son derece silahlı olduğu ve kitlesel katliamdan çekinmeyeceği bilinmekteydi.

Bu tablo basit bir “stratejik hata” olarak mı adlandırılmalıdır? Yoksa İran halkına karşı işlenen suç ve ihanetin üçlü bileşeni olan “Hamaney – Pehlevi (ve dalga sörfçüleri) – ABD/İsrail” eksenini birbirinden bağımsız düşünmek mümkün müdür? Her bir aktör bu katliamdan ne kazandı? Ya da neden böyle bir cinayete ortak oldu?

Bu makaleyi kaleme almama neden olan şey, pek az kişinin dile getirmeye cesaret ettiği – hatta inanmaktan kaçındığı – bir suç ve ihanetin üzerindeki perdeyi aralamaktır.

İran halkı 47 yıldır gayrimeşru bir rejimin yönetimi altında temel ve insani haklarından, özellikle de sivil özgürlüklerden, mahrum bırakılmıştır. Ancak mesele yalnızca bu değildir. Zengin bir ülke olan İran, siyasi cehaletle malul bir iktidar elitinin yönetimindedir. Bu elit, kendi yolsuzluklarını, suçlarını ve ihanetlerini örtbas etmek uğruna, her geçen gün daha da yoksullaşan savunmasız halkı tereddüt etmeden kurşuna dizmekten çekinmemektedir; yaşlı, genç, çocuk ayırt etmeksizin.

Bu ahlaki çürüme ve kötülüğün sıradanlığının diğer kolu bugün Gazze ve Filistin’de kadın ve çocukların katledilmesinde karşımıza çıkmaktadır. O halde şu soru sorulmalıyız: Birbirine bu denli benzeyen iki ideoloji – İran İslam Cumhuriyeti rejimi ile İsrail rejimi – gerçekten ne ölçüde düşman olabilir? Bu nedenle, son yaşananları tarihsel söylem analiziyle okuduğumuzda, protestocuların katledilmesini mümkün kılan önceden kurgulanmış bir senaryodan söz etmek mümkündür. Bu proje yalnızca halkın toplumsal özgürlük ve refah umutlarını yok etmekle kalmamış; Mahsa Amini ayaklanmasıyla başlayan ve bu yılın Aralık-Ocak ayında pazar esnafının grevleriyle zirveye ulaşan gerçek devrimci dönüşüm sürecini, kanlı bir biçimde yarım bırakmıştır.

Protestolar, 28 Aralık 2025’te Tahran Büyük Pazarı ve çeşitli şehirlerdeki esnafın, artan hayat pahalılığı ve döviz kurundaki hızlı yükselişe karşı başlattıkları grevlerle ivme kazanmıştır. Rejimin, kendi ifadesiyle “en muhafazakâr ve en sadık toplumsal kesim” olarak gördüğü bu gruba karşı dahi somut hiçbir adım atmaması, protestoların şehirden şehre yayılmasına neden olmuştur.

Burada şu soru ortaya çıkmaktadır: Sadık tabanına karşı dahi bu denli kayıtsız olan bir iktidar neyi hedeflemektedir? Sorunun ciddiyetini bildiği halde neden yalnızca içi boş “söylem -edim”lere bel bağlamıştır? Yoksa iktidar, protestoların büyümesini bilerek göze almış, İran ve halkı üzerine bir kumar mı oynamıştır? Devrim tarihine, özellikle İran devrimlerine bakıldığında, zaferi belirleyen son toplumsal grubun her zaman pazar esnafı olduğu görülür. Bu nedenle, son protestolarda esnafın yalnızca katılımcı değil, öncü konumda olması tesadüf değildir. Bu durumda şu ihtimal göz ardı edilebilir mi: İran rejimi, gücünü göstermek adına bu suç projesinin bizzat mimarı mıdır? Bu varsayımı kabul ettiğimizde, Reza Pehlevi’nin (kendi kendini “şah” ilan eden figürün) ve ABD/İsrail’in bu projedeki rolü sorgulanmalıdır. “İran İslam Cumhuriyeti – Pehlevi – ABD/İsrail” hattında şekillenen bu ihanet projesi, taraflara ne kazandırmıştır? Özellikle “JCPOA sunset clause”una yalnızca bir ay kala, tüm bunlar rejimi tahkim etmeye mi, yoksa sistem içinden türeyecek yeni bir rejime mi hizmet etmektedir? Hamaney’in rakiplerini tasfiye etme pratiğine tarihsel olarak bakıldığında, kritik eşiklerde kamuoyunu yanıltmak adına ABD ve hatta İsrail’le örtük iş birliğinden çekinmediği; gerektiğinde bir cumhurbaşkanının helikopterinin düşürülmesinden dahi geri durmadığı görülmektedir.

Bu bağlamda, “On İki Gün Savaşı” sırasında İsrail’in İran’a yönelik saldırılarını açıkça destekleyen ve İran halkını rejimi devirmeye çağıran, son derece popüler olmayan bir figür olan Reza Pehlevi’nin devreye sokulması anlaşılır görünmektedir. Çünkü rejim, pazar esnafının bu çağrılara uymayacağını bilerek, düşük maliyetle protestoları söndürmeyi hedeflemiştir. Böylece hükümet kabinesini protestocuların karşısına göndermek, zor aygıtları devreye sokmadan gerçek bir özgür tartışma ortamı yaratmak, ya da protestocuların taleplerini yatıştırmak adına bazı yozlaşmış çıkar gruplarını görevden almak, tutuklamak veya cezalandırmak zorunda kalmadan krizi yönetebileceğini hesaplamıştır. Ancak hesaba katılmayan şey, halkın yıllardır biriktirdiği öfkenin büyüklüğüydü.

Muhtemelen bu proje kapsamında hiçbir aktör, çağrılarla birlikte bu denli kitlesel bir halk hareketinin ortaya çıkmasını beklemiyordu. Nitekim Reza Pehlevi dahi ilk günlerde sokaklardaki kalabalık karşısında şaşkınlığını gizleyememiştir. Bu şaşkınlık, projenin ana aktörlerinin geri adım atmaması ve halkın yıllar sonra özgürlüğe bu denli yaklaşmışken vazgeçmemesiyle birleşince, 21. yüzyılın en büyük ihanet ve soykrımlarından birinin yolu açılmıştır. Son olarak, Farsça yayın yapan medya ağlarını ve sosyal medyayı domine eden diaspora bu süreçteki rolü de sorgulanmalıdır. Onlar bu ihanet projesinden haberdar mıydı? Yakın dönem ayaklanmalarının dinamiklerine ve neden başarıya ulaşıp ulaşamadıklarına bakıldığında, İran diasporasının bu süreçlerde belirleyici bir rol oynadığı açıktır.

Mahsa Ayaklanması

Mahsa Ayaklanması—ki haklı olarak “İran Kadın Devrimi” olarak adlandırılabilir—8 Ekim 2022’de Mahsa Amini’nin öldürülmesiyle başladı. Temelini özgürlük talebinin ve İran’da kadın haklarının sistematik biçimde yok sayılmasının oluşturduğu bu devrimci çıkış, gençlerin ülke çapında ve kitlesel protestolarıyla şekillendi. Aylarca süren bu ayaklanma, ancak İran diasporası sahneye çıkmasıyla birlikte tamamen sönümlendi. Oysa bu devrim, başarıya ulaşabilmek için adım adım süreklilik, örgütlü ağlar kurma, etnik toplulukların kilit aktörleriyle ve sokaktaki fiilî liderlerle bağlantı kurma gibi unsurlara ihtiyaç duyuyordu. Ayaklanmayı gerçek bir devrime ve nihai zafere taşıyabilecek bu filizler, muhalefetin “geçiş dönemi” adı altında iktidarı ele geçirme yarışına girmesi ve yarattığı kaos nedeniyle daha doğmadan boğuldu.

Devrimlerin tarihsel deneyimi göstermektedir ki, özellikle İran gibi ülkelerde devrim ancak iki temel dinamiğin aynı anda işlemesiyle sonuçlanır:

  1. Pazar esnafının grevi ve halkın safına katılması,
  2. İçeride kurulan örgütlü ağların, diasporayla eşgüdüm içinde hareket etmesi.

Ancak güncel protestolarda olduğu gibi, muhalefet yaklaşan “zafer” sarhoşluğuyla İran Kadın Devrimi’ni heba etti. Öyle ki protestoların sürdüğü son günlere kadar ne pazar esnafının ne de toplumun muhafazakâr kesimlerinin harekete katıldığına dair bir işaret vardı.

Kuşkusuz toplumun muhafazakâr kesimlerinin büyük bir bölümü Pehlevi’nin geri dönüşüne ne sıcak bakmış ne de bakmaktadır. Dolayısıyla karizmatik olmayan, hatta zaman zaman lümpen figürlerin “geçiş dönemi” söylemi üzerinden sahneye sürülmesi; İran ekonomisinin çarkını elinde tutan pazar esnafının çıkarlarıyla örtüşemez, onları protestoların parçası hâline getiremezdi. Öte yandan İran diasporadaki yaygın yozlaşma, rejime bağlı unsurların “muhalif” kimliğiyle konumlandırılması ve bu unsurların özellikle haber ağlarında görünür olması—ki bu durum İran halkının önemli bir kesimi için zaten aşikârdı—geniş halk desteğinin önünü kesti. Diaspora, işi İran gençliği için daha da zorlaştırırken, Mahsa Ayaklanması’nda kadınların öncü rol üstlenmesi, ataerkil ve geleneksel İran toplumunda muhafazakâr kesimleri harekete katmayı başlı başına güçleştiren bir faktördü. Bu nedenle Mahsa Ayaklanması, ülkenin genç nüfusu arasında büyük bir yaygınlık kazanmasına ve devrim potansiyeline sahip olmasına rağmen, rejim değişikliğine yol açmadı.

İran–İsrail On İki Gün Savaşı

Pek çok kişi, 13 Haziran 2025’te başlayan İran–İsrail savaşının yalnızca İran’ın nükleer tesislerinin ve askerî altyapısının imhasına yönelik olduğunu düşünebilir. Ancak rejim içindeki etkili figürlerin önceden kurgulanmış senaryolarla tasfiye edilmesine tarihsel bir perspektiften bakıldığında, bambaşka sonuçlara ulaşmak mümkündür.

Kasım Süleymani, Tahran’ın vekil güçlerini yönlendirebilecek güçlü ve uygun bir alternatife sahip olmadığı bir dönemde öldürüldü. Buna rağmen, böylesine etkili bir figürün tasfiyesinin en çok Hamaney’in çıkarına olduğu görülmektedir. Irak ve Suriye’deki vekil güçleri yöneten, aynı zamanda Devrim Muhafızları ve Kudüs Gücü’nün stratejik planlamasını kontrol eden bu denli güçlü bir aktör, askerî bir darbeyle rejimin liderlik yapısını değiştirebilirdi. Özel çevrelerden gelen bilgilere göre, Kasım Süleymani’nin öldürülmesinden yaklaşık iki yıl önce, Hamaney’in onun öngörülemez hamlelerinden duyduğu rahatsızlık kapalı toplantılarda dile getiriliyordu. Buna ek olarak, “sert intikam” söylemi de ciddi tartışmalara yol açtı; zira Trump, İran’ın ABD’nin Erbil’deki Ayn el-Esed Üssü’ne yönelik saldırı öncesinde yaptığı bilgilendirmeyi kamuoyuna açıkladı. Trump’a göre İran, füze saldırısından önce üssün boşaltılmasını istemiş ve ABD tesislerine zarar verilmeyeceği konusunda güvence vermişti. Bu durumda şu soru kaçınılmazdır: Tahran ve Washington gerçekten düşman mı, yoksa kamuoyundan gizlenen stratejik ortaklar mı? Ve bu örtük ilişki iki tarafın çıkarlarını kamuoyunun gözünden nasıl saklamaktadır?

Bu çerçevede, dönemin cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin helikopter kazasında ölümü de benzer bir iç tasfiye olarak okunabilir. Reisi’nin cumhurbaşkanlığının son yıllarında, kayınpederi Ahmed Alemolhoda’nın ailesinin Meşhed’de ve Astan-e Quds Razavi üzerinden kazandığı güç, Hatemu’l-Enbiya Karargâhı’yla rekabet edebilecek ölçekte devasa bir ekonomik-politik yapıya dönüşmüştü. Bu güçlenme, askerî alanda devam etseydi, Hamaney’in rejimi ayakta tutan denge mekanizmasını zedeleyebilir; Devrim Muhafızları içinde iki ayrı güç odağının ortaya çıkmasıyla rejimin geleceği açısından ciddi bir tehdit oluşturabilirdi. Özellikle de özel çevrelerde Mücteba Hamaney’in liderliği tartışılırken.

Üçlü Senaryonun Güçlenmesi: Hamaney – Pehlevi – ABD/İsrail

Bu üçlü senaryoyu asıl güçlendiren unsur, İran–İsrail On İki Gün Savaşı’dır. Netanyahu’nun ifadesiyle “yılanın başı” Tahran’dayken, savaş boyunca ne Hamaney’e ne de çevresindeki kilit isimlere en ufak bir zarar gelmemesi dikkat çekicidir—oysa bu kişiler İran’daki en önemli Mossad unsurları olarak anılmaktadır. Bu tabloyu anlamak için savaş öncesindeki haftalara bakmak gerekir. On iki günlük savaştan yaklaşık bir hafta önce, Devrim Muhafızları ve Kudüs Gücü komutanlarının dağınık açıklamaları, rejimin mevcut durumuna yönelik memnuniyetsizliklerini ortaya koymuş; bu durum Kasım Süleymani senaryosunu yeniden hatırlatmıştır. Resmî olmayan kaynaklar olası bir askerî darbe hazırlığından söz ederken, Tahran’ın Washington’la nükleer müzakereler yürüttüğü ve anlaşmazlıkları çözmeye çalıştığı görülüyordu. Ancak 13 Haziran gecesi İsrail’in saldırısıyla bu süreç sekteye uğradı; saldırılar Devrim Muhafızları ve Kudüs Gücü komutanlarının yanı sıra İranlı nükleer bilim insanlarının öldürülmesiyle sonuçlandı.

Dikkat çekici olan, bu tasfiyelerin; Hasan Nasrallah ve Haniye suikastlarında birinci derecede şüpheli olarak anılan Kaani gibi isimleri kapsamamış olmasıdır. 7 Ekim sonrasında Tahran’ın Hamas ve Hizbullah’a verdiği desteğin fiilî olmaktan çok söylemsel (speech-act) düzeyde kalması—ve bunun Tel Aviv–Tahran arasında önceden kurgulanmış bir senaryo ile Gazze’yi yıkıma sürüklemesi—son protestolardaki üçlü senaryoyla büyük benzerlik taşımaktadır. Bu durum, Hamas’ın siyasi lideri İsmail Haniye’nin öldürülmesinin de aynı senaryonun devamı olduğunu düşündürmektedir. Peki Tahran, Haniye ve Nasrallah’ın öldürülmesinden ne kazandı? Bu suikastlar İsrail’in Gazze ve Filistin’i işgalini, uluslararası hukukun fiilen askıya alındığı bir ortamda daha da kolaylaştırdı. Ancak İran’ın vekil güçlerini kaybetmesi, ulusal çıkarlarına ne ölçüde hizmet etti? Zira bu tasfiyeler, İran’ın “stratejik derinliği” olarak görülen Suriye’de Beşar Esad’ın düşüşünün ve Orta Doğu’daki vekil ağlarının zayıflamasının önünü açtı. İsrail’in bu boşluğu doldurarak güçlenmesi, rejimin bekasını gerçekten güvence altına aldı mı?


Sonuç

On iki gün savaşı ve Devrim Muhafızları komutanları ile nükleer bilim insanlarının tasfiyesi, Humeyni’nin şu sözünü hatırlatmaktadır: “Beka uğruna İmam Zaman’ını feda edebilen bir rejim, geri dönüşü olmayan önleyici adımlar atmaktan ve binlerce protestocuyu ‘terörist’ ilan ederek katletmekten de çekinmez.” Bu tarihsel arka planla bakıldığında; Kasım Süleymani’nin öldürülmesi, Reisi’nin ölümü, on iki gün savaşı ve temel haklarını talep eden binlerce protestocunun vahşice katledilmesi, rejimin—özellikle Hamaney’in—bekasını sağlamak üzere önceden kurgulanmış tek bir senaryonun parçalarıdır.

Bu noktada, Reza Pehlevi’nin rejimin emniyet supabı olarak tarihsel kırılma anlarında ortaya çıkmasının ve halkın protestoları üzerine binmesinin—Trump ve Netanyahu’nun onu İran’ın liderliği için uygun bir figür olarak görmemelerine rağmen—nedenleri daha anlaşılır hâle gelmektedir. ABD ve İsrail’in İran İslam Cumhuriyeti ile sürdürdüğü sözde çatışmanın, gerçekte İsrail’in ve kısmen ABD’nin bölgesel çıkarlarına hizmet eden bir rejim sürekliliği olduğu da bu bağlamda okunabilir. Tüm bu açıklamalar ışığında, muhalefet içindeki “dalga sörfçülerinin” ve onların İran içindeki uzantılarının—ki pratikte Besic ve Devrim Muhafızlarıyla paralel hareket etmektedirler—rolü, büyük bir suç ve ihanete işaret etmektedir: Halkın bir adım uzağına gelmiş bir devrimin, önceden belirlenmiş bu senaryo doğrultusunda nasıl saptırıldığı ve Hamaney–Pehlevi hattının bundan nasıl faydalandığı göstermektedir. Ne yazık ki bedelini ödeyen yinede halk olmuştur.

İran Protestolar Diaspora Mahsa Amini Pehlevi Hamaney ABD İsrail

Betrayal or a Crime Against Humanity?

A Revolution Reduced to Ashes by a Pre-Written Scenario

Twenty-seven days after the outbreak of popular protests in Iran, the death toll is estimated to have exceeded 12,000, and according to some sources, reached as high as 20,000. During the same period, more than 20,000 protesters have reportedly been arrested and imprisoned. Many of them are now facing death sentences under extraordinary judicial rulings issued on the grounds of “counterterrorism.” Meanwhile, the near-total information blackout inside Iran—caused by approximately 300 hours of internet shutdown—points to unimaginable humanitarian catastrophes that the regime is attempting to conceal. To divert attention from these crimes, the authorities have redirected public focus toward the narrative of an “external enemy.” In this context, statements made by Donald Trump and other U.S. officials claiming that “the Iranian government will not execute detained protesters” were met with harsh reactions from Tehran.

Under such circumstances, several unavoidable questions arise: Is there anything left to trust beyond the bitter lessons of history? Can hope be placed in actors who have played direct or indirect roles in the massacre of Iranian protesters? Can those whose hands are stained with the blood of children and civilians in Gaza be trusted? Should people believe the same voices that, through slogans such as “help is on the way” and “the massacre of the Iranian people is our red line,” pushed citizens with even greater fervor toward what effectively became killing fields? Even more troubling is the role of the Iranian diaspora opposition. Without presenting any coherent revolutionary program or strategy, an asymmetric struggle was transformed into a symmetric confrontation through propaganda such as “the revolution is one step away,” the instrumentalization of the Reza Pahlavi figure, and the circulation of slogans like “Long live the Shah” and “this is the final battle, the Pahlavis are returning.” All this occurred despite the well-known reality that the regime is heavily armed and has never hesitated to engage in massings. Should such a catastrophe be dismissed as a mere “strategic mistake”? Or is it possible to view separately the three interlocking components of crime and betrayal against the Iranian people—namely, Khamenei – Pahlavi – the United States/Israel? What did each of these actors gain from the massacre? Or why did they become complicit in such a crime?

What compelled me to write this article is the need to lift the veil on a crime and betrayal that very few dare to articulate—or are even willing to believe.

For forty-seven years, the people of Iran have been deprived of their most basic and human rights—particularly civil liberties—under the rule of an illegitimate regime. Yet this is not the whole story. Iran, a country rich in resources, has been governed by a political elite afflicted by profound political illiteracy. In order to conceal their corruption, crimes, and acts of treason, this elite has shown no hesitation in opening fire on a defenseless population that grows poorer by the day, killing the elderly, the young, and children alike. Another branch of this moral decay and the banality of evil manifests itself today in Gaza and Palestine, where women and children are being slaughtered. This raises a critical question: to what extent can two ideologies that resemble each other so closely—the Islamic Republic of Iran and the Israeli regime—truly be considered enemies? From this perspective, the recent events can be interpreted, through historical discourse analysis, as a pre-engineered scenario that enabled the mass killing of protesters. This project not only annihilated the people’s hopes for social freedom and even minimal prosperity, but also violently interrupted a genuine revolutionary transformation—one that began with the Mahsa Amini uprising and reached its peak with the strikes of bazaar merchants in December and January of this year.

The protests gained significant momentum on December 28, 2025, when bazaar merchants in Tehran’s Grand Bazaar and other cities launched strikes in response to rising living costs and the rapid surge in foreign exchange rates. The regime’s complete failure to take any concrete measures even toward what it calls its “most conservative and loyal social base” led to the spread of protests from city to city.

This raises another fundamental question:
What is an authority seeking when it remains this indifferent even toward its loyal base? Why, despite understanding the seriousness of the situation, did it rely solely on hollow and worn-out “speech acts”? Or did the ruling establishment knowingly allow the protests to escalate, effectively gambling with Iran and its people? A brief look at the history of revolutions—particularly in Iran—reveals that the final social group whose strikes and alignment with the people determine revolutionary victory has always been the bazaar merchants. Therefore, it is no coincidence that in the most recent protests, the bazaar was not merely a participant but a leading force. Can the following possibility be dismissed: that the Iranian regime itself was the architect of this criminal project in order to demonstrate its power?

If this assumption is accepted, then the roles of Reza Pahlavi (the self-proclaimed “Shah”) and the United States/Israel in this project must be questioned. What did this betrayal project—shaped along the axis of the Islamic Republic of Iran – Pahlavi – United States/Israel—deliver to its participants? Particularly with only one month remaining until the JCPOA sunset clause, are all these developments aimed at consolidating the Islamic Republic, or at preparing the ground for a new regime emerging from within the existing system? A historical examination of Khamenei’s methods of eliminating rivals shows that at critical junctures he has not hesitated to engage in covert cooperation with the United States and even Israel to mislead public opinion—and has even refrained from nothing, including the downing of a sitting president’s helicopter.

Within this context, the activation of an extremely unpopular figure such as Reza Pahlavi—who openly supported Israel’s military attacks on Iran during the so-called “Twelve-Day War” and called on the Iranian people to rise up and overthrow the regime—appears calculated. The regime, confident that bazaar merchants would not respond to his calls, aimed to extinguish the protests at minimal cost. This strategy allowed it to manage the crisis without deploying government ministers to engage protesters, without creating a genuinely free space for dialogue absent coercive force, and without dismissing, arresting, or punishing corrupt patronage networks to appease public demands. What the regime failed to anticipate, however, was the magnitude of the accumulated public anger.

It is likely that none of the actors involved in this project anticipated such a massive popular mobilization in response to the calls. Even Reza Pahlavi himself appeared shocked by the size of the crowds on the streets during the first days. This surprise, combined with the refusal of the project’s principal actors to retreat and the determination of a people who, after years of waiting, found themselves so close to freedom, paved the way for one of the greatest acts of betrayal and mass killing of the twenty-first century. Finally, the role of the diaspora—dominating Persian-language media networks and social media platforms—must also be scrutinized. Were they aware of this project of betrayal? A brief examination of the dynamics of recent uprisings and the reasons behind their success or failure makes it clear that the Iranian diaspora has played a decisive role in shaping these outcomes.

The Mahsa Uprising

The Mahsa Uprising—rightfully referred to as the “Iranian Women’s Revolution”—began on October 8, 2022, with the killing of Mahsa Amini. This revolutionary movement, grounded in the demand for freedom and the systematic denial of women’s rights in Iran, took shape through nationwide and mass protests led primarily by the youth. Although the uprising continued for months, it was effectively extinguished once the Iranian diaspora entered the scene. Yet for such a revolution to succeed, it required step-by-step continuity, the construction of organized networks, and sustained connections with key actors within ethnic communities as well as de facto leaders on the streets. These very seeds—capable of transforming the uprising into a full-fledged revolution and leading it to victory—were suffocated before they could mature, as the opposition descended into a power struggle under the banner of a so-called “transition period,” generating chaos rather than cohesion.

Historical experience shows that revolutions—especially in countries such as Iran—only succeed when two fundamental dynamics operate simultaneously:

1. Strikes by bazaar merchants and their alignment with the people, and

2. Coordination between internally organized networks and the diaspora abroad.

However, as in the most recent protests, the opposition—intoxicated by the illusion of imminent victory—squandered the Iranian Women’s Revolution. Until the very last days of the protests, there was no indication that bazaar merchants or conservative segments of society had joined the movement.

Undoubtedly, a large portion of Iran’s conservative population neither supported nor supports the return of the Pahlavi dynasty. Consequently, the promotion of non-charismatic—and at times lumpen—figures through the discourse of a “transition period” could not align with the interests of bazaar merchants, who effectively control the country’s economic engine, nor could it draw them into the protests. Moreover, widespread corruption within the diaspora, the positioning of regime-linked elements as “opposition,” and the visibility of these actors—particularly within media networks, a reality already evident to many inside Iran—blocked the path toward broad popular support. While the diaspora made conditions even more difficult for Iran’s youth, the fact that women assumed a leading role in the Mahsa Uprising further complicated efforts to mobilize conservative segments within Iran’s patriarchal and traditional society. For these reasons, despite its wide resonance among the country’s younger generations and its clear revolutionary potential, the Mahsa Uprising did not result in regime change.

________________________________________

The Iran–Israel Twelve-Day War

Many believe that the Iran–Israel war that began on June 13, 2025, was solely aimed at destroying Iran’s nuclear facilities and military infrastructure. However, when the elimination of influential regime figures through pre-scripted scenarios is examined from a historical perspective, entirely different conclusions emerge. Ghassem Soleimani was killed at a time when Tehran lacked a strong and viable alternative capable of directing its proxy forces. Nevertheless, the removal of such a powerful figure appears to have benefited Khamenei more than anyone else. As an actor who managed Iran’s proxy forces in Iraq and Syria while also controlling the strategic planning of the Islamic Revolutionary Guard Corps (IRGC) and the Quds Force, Soleimani possessed the capacity to alter the regime’s leadership structure through a military coup. According to information circulating in private circles, approximately two years prior to his assassination, Khamenei’s dissatisfaction with Soleimani’s unpredictable actions had already been voiced behind closed doors.

Furthermore, the regime’s rhetoric of “harsh revenge” became highly controversial when Trump publicly revealed Iran’s advance notification regarding its missile strike on the U.S. Ain al-Asad airbase in Erbil. According to the then U.S. president, Iran had requested the evacuation of the base prior to the attack and had assured that no damage would be inflicted on U.S. facilities. This inevitably raises the question: are Tehran and Washington truly enemies, or are they covert strategic partners? And how does this hidden relationship serve the interests of both sides while remaining concealed from public scrutiny?

Within this framework, the death of then-President Ebrahim Raisi in a helicopter crash can also be interpreted as a similar internal purge. In the final years of Raisi’s presidency, the growing power of his father-in-law Ahmad Alamolhoda’s family in Mashhad—particularly through their control over Astan-e Quds Razavi—had evolved into a massive economic-political structure capable of rivaling the Khatam al-Anbiya Headquarters. Had this consolidation of power continued into the military sphere, it could have undermined the balance mechanism through which Khamenei maintains the regime, potentially creating a serious threat to its future by splitting the IRGC into two competing power centers—especially at a time when the issue of Mojtaba Khamenei’s succession was being discussed in private circles.

________________________________________

The Consolidation of the Tripartite Scenario: Khamenei – Pahlavi – United States/Israel

The factor that truly strengthened this tripartite scenario was the Iran–Israel Twelve-Day War. Despite Netanyahu’s claim that the “head of the snake” was in Tehran, it is striking that throughout the war neither Khamenei nor the key figures around him—often described as the most significant Mossad assets inside Iran—suffered any harm. To understand this, one must examine the weeks preceding the war. Approximately one week before the twelve-day conflict, fragmented statements by IRGC and Quds Force commanders revealed dissatisfaction with the regime’s current trajectory, echoing the Soleimani scenario once again. While unofficial sources spoke of preparations for a potential military coup, Tehran appeared to be engaged in nuclear negotiations with Washington in an effort to resolve disputes. This process, however, was disrupted by Israel’s attack on the night of June 13, which resulted in the assassination of senior IRGC and Quds Force commanders as well as Iranian nuclear scientists.

Notably, these purges did not include figures such as Qaani, who had been considered a primary suspect in the assassinations of Hassan Nasrallah and Ismail Haniyeh. Tehran’s post–October 7 support for Hamas and Hezbollah—largely rhetorical rather than operational, confined to the level of speech acts—and the way this stance, through a pre-arranged Tel Aviv–Tehran scenario, led to the devastation of Gaza, bears striking similarities to the tripartite scenario observed during the recent protests. This suggests that the assassination of Ismail Haniyeh, the political leader of Hamas, was also part of the same continuum.

This leads to another critical question: what did Tehran gain from the assassinations of Haniyeh and Nasrallah? While these killings undeniably facilitated Israel’s occupation of Gaza and Palestine in an environment where international law had effectively been suspended, to what extent did the loss of Iran’s proxy forces serve Iran’s national interests? These assassinations paved the way for the collapse of Bashar al-Assad—long described as Iran’s “strategic depth”—and significantly weakened Iran’s proxy networks across the Middle East. Did Israel’s empowerment through the takeover of these proxy bases truly secure the regime’s survival

The Twelve-Day War and the elimination of IRGC commanders and nuclear scientists recall Khomeini’s infamous assertion: “A regime that can sacrifice the Imam of the Age for its survival will not hesitate to take irreversible preventive actions, including massacring thousands of protesters by labeling them ‘terrorists.’” Viewed through this historical lens, the assassination of Qassem Soleimani, the death of Raisi, the Twelve-Day War, and the brutal killing of thousands of protesters demanding their most basic rights constitute elements of a single pre-scripted scenario designed to ensure the survival of the regime—particularly that of Khamenei.

At this point, it becomes easier to understand why Reza Pahlavi repeatedly emerges at critical historical junctures as the regime’s safety valve, riding the wave of popular protests—despite the fact that Trump and Netanyahu do not consider him a suitable figure to lead Iran. Likewise, the so-called confrontation between the United States, Israel, and the Islamic Republic can be read as a managed conflict that ultimately sustains a regime continuity aligned with Israel’s—and to some extent the United States’—regional interests.

In light of all this, the role of the “wave riders” within the opposition and their extensions inside Iran—who in practice operate in parallel with the Basij and the IRGC—points to a grave crime and betrayal: how a revolution that stood one step away from victory was deliberately diverted along a pre-determined path, enabling the Khamenei–Pahlavi axis to benefit from its derailment. Tragically, it is once again the people who have paid the price.

خیانت یا جنایتی بزرگ؟

انقلابی که با سناریو از پیش تعیین شده دود شد...

پس از گذشت ۲۷ روز از اعتراضات مردم ایران، میزان کشته های آن بیش از ۱۲۰۰۰ نفر و بر اساس برخی منابع ۲۰۰۰۰ نفر تخمین زده می شود. این اخبار در حالی منتشر می شود که تعداد دستگیر و زندانی شدگان این اعتراضات بیش از ۲۰۰۰۰ نفر است که بر اساس حکم حکومتی مبتنی بر مبارزه با تروریسم منتظر صدور حکم اعدام خود هستند. از طرفی بی اطلاعی خبری از داخل ایران با قطعی بیش از ۳۰۰ ساعته اینترنت، خود می تواند نشانگر فجایع انسانی غیر قابل باوری باشد که رژیم سعی دارد با سرپوش گذاردن برآن عطف دشمن خارجی کند. در این بین خبرهای ضد و نقیضی که «حکومت ایران معترضان دستگیر شده را نخواهد کشت» از سوی دونالد ترامپ و دیگر مقامات آمریکایی مطرح شد که با واکنش تند تهران روبرو شد.

در چنین شرایطی، آیا می توان به چیزی جز حقیقت تلخ تجربه های تاریخی اعتماد کرد؟ آیا می توان به کسانیکه خود در قتل عام معترضان ایرانی نقش مهمی ایفا کرده اند، چشم امید داشت؟ آیا می توان به کسانیکه خود نقش اساسی در به خاک و خون کشیده شدن کودکان غزه داشتند، اعتماد کرد؟ هم آنها که طی اعتراضات؛ «کمک در راه است و کشتار مردم ایران خط قرمز ماست» مردم را هر چه پر شورتر روانه قتلگاه کردند؟ و از آن بدتر اپوزیسیون ایران است که بی هیچ برنامه و استراتژی انقلابی، مردم را با پمپاژ خبری چون؛ «انقلاب در یک قدمی شماست » با استفاده از مهره رضا پهلوی و رواج دادن شعارهایی چون « جاوید شاه» و «این آخرین نبرده پهلوی برمی گرده» نبرد اسیمتریک را به جنگ سیمتریک کشاندند با علم به اینکه رژیم تا دندان مسلح ابایی از کشتار ندارد! آیا می توان نام چونین فاجعه ای را اشتباه استراتٰژیک گذارد؟ آیا می توان سه عنصر پازل جنایت و خیانت به مردم ایران؛«خامنه ای- پهلوی( +موج سوارانش)- امریکا/ اسراییل» را می توان جدای از هم خواند؟ حال باید پرسید هر کدام از طرفین چه دستاوردی از کشتار معترضین به چنگ آورده اند؟ یا چرا دست به چونین جنایتی زده اند؟

در این بین آنچه مرا به نوشتن این مقاله وا داشت پرده برداشتن از جنایت و خیانتی است که کمتر کسی حاضر است آن را بر زبان آورده یا آنرا باور کند.

مردم ایران ۴۷ سال با حاکمیت رژیمی نا مشروع از بسیاری حقوق اولیه و انسانی خود که «آزادی مدنی» است محروم شدند اما این تمام ماجرا نیست؛ چرا که کشور ثروتمندی چون ایران با حکمرانی پتیارگان که نه تنها سواد سیاسی ندارند، بلکه حاضرند برای سرپوش گذاردن بر دزدی جنایت و خیانت هایشان مردم بی دفاع ایران که هر روز فقیرتر می شوند را براحتی و بی هیچ تردیدی به رگبار بسته و در این راه ازکشتار پیر، جوان وکودک هم ابایی ندارند. منشا ابتذال شری که شاخه دیگرش، در غزه و فلسطین در حال کشتار زنان و کودکان بی دفاع است. حال باید پرسید دو ایدولوژی تا این حد نزدیک به هم؛ رژیم جمهوری اسلامی- رژیم اسراییل چقدر می توانند دشمن یکدیگر محسوب شوند؟

از این روست که جنایت اخیر را می توان با آنالیز «تاریخی گفتار»به یک «سناریوی از پیش تعیین شده» نسبت داد؛ پروژه ای که زمینه قتل عام معترضان ایران را فراهم کرد. بر این اساس سناریو مذکورنه تنها همه امید مردم برای دست یابی به آزادی و رفاه جزیی را خاکستر کرد، بلکه جریان انقلاب و تغییر اساسی که در اصل با خیزش مهسا کلید خورده و با اعتصاب کسبه بازار در دی ماه سال جاری به اوج خود رسیده بود با قتل و عامی تمام عیار نا تمام گذارد.

اعتراضات در ۲۸ دسامبر ۲۰۲۵ با اعتصاب کسبه باز و بازار بزرگ تهران و اعتراضات آنها به وضع گرانی و روند فزاینده نرخ دلارآغاز شد. در این بین اقدامات غیر عملی حکومت ایران در قبال به قول خودشان” محافظه کارترین و وفادار ترین قشر جامعه” به گسترش اعتراضات از شهری به شهر دیگر دامن زد. حال سوال این است؛ وقتی حکومتی در قبال قشر «وفادار رژیم» چنین بی اعتناست و در آغاز اعتراضات دست به هیچ اقدام عملی که بتواند نارضایتی این قشر از جامعه را رفع کند نمی زند، به دنبال چیست؟ و چرا با وجود فهم جدیت مساله، تنها با اتکا به «speech- act» های پوسیده و نخ نما انتظار توقف اعتراضات را داشت؟ آیا خود حکومت خود قصد گسترده تر کردن اعتراضات و قمار بر سر ایران و مردمش داشتند؟ تنها با نگاهی گذرا به تاریخ انقلابها بخصوص ایران، می توان در یافت آخرین قشر از جامعه که با اعتصاب و گرویدن به معترضان توانسته اند نقش کلیدی در پیروزی انقلاب مردم داشته باشند، همین کسبه بازار هستند که «پرچمداران اعتراضات اخیر» بوندند نه ملحق شونده به اعتراضات سراسری. آیا می توان نتیجه گرفت که خود حکومت ایران پروژه ساز این جنایت برای نشان دادن قدرت خود بوده است؟

با فرض این مساله حال باید پرسید سهم رضا پهلوی( شاه خود خوانده) آمریکا/ اسراییل در این پروژه جنایت چه بوده است؟ و این پروژه شوم خیانت؛ «حکومت جمهوری اسلامی - پهلوی – آمریکا/ اسراییل» چه دستاوردی را برای طرفین در برداشته است در حالی که تا «سان ست برجام» تنها یک ماه زمان باقی است؟ آیا همه اینها در جهت تحکیم جمهوری اسلامی یا رژیم تازه تاسیسی برخاسته از خود نظام جمهوری اسلامی ابود؟

یک نگاه تاریخی به رفتار خامنه ای درحذف رقیبانش این حقیقت آشکار می شود که خامنه ای در بزنگاههای تاریخی و برای انحراف افکار عمومی؛ نه از همکاری آشکار با امریکا و حتی اسراییل ابایی داشته و نه از انهدام هلیکوپتر رییس جمهور مقتول فروگذار بوده است. بی شک فهم این نکته، استفاده از مهره نامحبوبی چون «رضا پهلوی» که در «جنگ دوازده روزه» پرچم دار حمله نظامی اسراییل به ایران بود و با فراخوانهایش از مردم ایران می خواست که برای ساقط کردن رژیم به میدان بیایند در چنین بزنگاه تاریخی بدیهی به نظر می رسد. چرا که استفاده از مهره «رضا پهلوی» از سوی رژیم با اطمینان به عدم همراهی کسبه بازار و پرچمداران اعتراضات کنونی در قبال فراخوانهای وی می توانست با کمترین هزینه شعله اعتراضات را خاموش کند. بدون اینکه نظام مجبور شود کابینه دولت را به جمع معترضاتن بفرستد، فضای آزاد گفتمان بدون حضور قوای قهریه فراهم کند یا برای جلب نظر آنها عده ای فاسد پاچه خوار را عزل، زندانی و یا اعدام کند. اما آنچه از آن بی خبر بودند میزان خشم فروخورده مردم بود.

احتمالا طبق برنامه از پیش تعیین شده هیچ کدام از طرفین این پروژه در اصل انتظار چنین حجم عظیم اعتراضات مردمی همگام با فراخوانها را نداشتند... چنانکه رضا پهلوی در روز اول فراخوانش خود نیز ازحضور پرشور مردمی در خیابانها شوکه شده بود. این غافلگیری و عقب ننشستن مهره های اصلی پروژه از یکسو و مردم خشمگین که سالها منتظر رهایی بودند از سوی دیگر راه را برای یکی از بزرگترین خیانت و جنایت تاریخ بشری در قرن حاضر هموار کرد. اما نکته مهم دیگر که باید به آن پرداخته شود؛ اپوزیسیون است که با سلطه بر شبکه های خبری فارسی زبان و بمباران خبری در سوشال مدیا به این وضعیت اسفناک دامن زدند؛ آیا آنها هم از وجود چنین پروژه خیانتی با خبر بودند؟

بی تردید نگاهی گذرا به «خیزشهای اخیر، دینامیکها و پتانسیلهای آنها برای پیروزی یا عوامل عدم پیروزی آن» می توان به این نتیجه رسید که اپوزیسیون ایران نقش عمده ای در عدم پیروزی و پیروزی این انقلابها داشته است.

خیزش مهسا

خیزش مهسا که از آن می توان به نام «انقلاب زنان ایران» یاد کرد، در ۸ اکتبر ۲۰۲۲ با کشته شدن مهسا امینی کلید خورد. انقلابی که مبنایش بر آزادی و نادیده گرفته شدن حقوق زنان در ایران با اعتراضات گسترده و سراسری جوانان شکل گرفت. خیزشی که ماهها ادامه پیدا کرد اما با ورود اپوزیسیون ایران کاملا فروکش کرد. انقلابی که برای دست یابی به موفقیت نیازمند؛ تداومی گام به گام، شبکه سازی و ارتباط گیری با سرشاخه های قومیتی نیز رهبران کف خیابانی بود تا خیزش را به انقلابی تمام عیار و پیروزی منتج کند با ورود اپوزیسیون و جنجال آنها برای تصاحب قدرت به قول خودشان در «دوران گذار» جوانه های انقلاب را در نطفه خفه کرد. تجربه تاریخی انقلاب ها نشان داده است، زمانی انقلاب بخصوص در کشورهایی همانند ایران به نتیجه می رسد که دو دینامیک اصلی آن؛ ۱. اعتصاب کسبه بازار و پیوستن آن به مردم ۲. شبکه سازی داخلی و همسویی آن با اپوزیسیون خارج، بر قرار شده باشد. اما همانند اعتراضات کنونی، اپوزیسیون سرمست از پیروزی قریب الوقوع «انقلاب زنان ایران» را بر باد داد. بطوریکه تا آخرین روزهای تداوم اعتراضات، خبری از پیوستن کسبه بازار و یا اقشار محافظه کار جامعه در کار نبود. بی تردید بسیاری از گروههای محافظه کار جامعه موافق بازگشت پهلوی نبوده و حتی مخالف آن بوده وهستند. بنابراین ورود چهره های غیر کاریزماتیک و حتی لمپن، با طرح مساله «دوران گذار» بیشک نمی توانست با منافع کسبه بازار که به تعبیری چرخ اقتصادی ایران را در دست دارند همسو شده و آنها را به جمع معترضان بکشاند. از سوی دیگر فساد موجود در اپوزیسیون ایران و مهره چینی عناصر رژیم در قالب مخالف؛ وجود این عناصربخصوص در شبکه های خبری در کنار بدیهی بودن آن برای بسیاری از مردم ایران، راه را برای حمایت گسترده مردمی بست. اپوزیسیون در حالی کار را برای جوانان ایران مشکل تر کرد که پیشگام بودن زنان در خیزش مهسا، در جامعه مردسالار و سنتی ایران به سختی می توانست جناح محافظه کار را با خود همراه سازد . برای همین، خیزش مهسا با وجود گسترگی اش در بین نسل جوان کشور و با وجود داشتن پتانسیل لازم انقلاب، موجب تغییر رژیم نشد.

جنگ دوازده روزه ایران- اسراییل

شاید بسیاری بر این باور باشند که جنگ ۱۳ ژوئن ۲۰۲۵ ایران- اسراییل تنها بر پایه نابود سازی صنایع هسته ای و زیر ساختهای نظامی آن صورت گرفته است. اما با نگاهی تاریخی به حذف افراد برجسته رژیم توسط سناریوهای از پیش تعیین شده، می توان به نتایجی دیگر دست یافت.

حذف قاسم سلیمانی؛ سلیمانی درست زمانی ترور شد که تهران برای هدایت نیروهای نیابتیش گزینه مناسب و قدرتمندی در اختیار نداشت. با این وجود به نظر حذف چنین مهره ای بیش از هرکسی به نفع خامنه ای بوده است. چرا که مهره ای چنین قدرتمند که ضمن هدایت گروههای نیابتی ایران در عراق و سوریه، برنامه های راهبردی سپاه و سپاه قدس را کنترل می کرد، می توانست با یک کودتای نظامی چهارچوب رهبری رژیم را تغییر دهد. بر اساس خبرهای محافل خصوصی، دو سال پیش از ترور قاسم سلیمانی خبرهایی مبنی بر نارضایتی خامنه ای از عملکردهای غیرقابل پیش بینی وی، در محافل خصوصی مطرح شده بود. از طرفی ماجرای انتقام سخت نظام هم بسیار بحث برانگیز شد؛ زمانی که ترامپ، از نحوه اطلاع رسانی جمهوری اسلامی به پایگاه هوایی «عین الاسد» آمریکا در اربیل پرده برداشت. طبق گفته رییس جمهور وقت آمریکا، جمهوری اسلامی پیش از پرتاب موشکهایش خواستار تخلیه پایگاه شده و اطمینان داده بود که به پایگاه هوایی آمریکا آسیبی نخواهد رسانید. بر این اساس این سوال را مطرح می شود که تهران و واشینگتون براستی دشمن یکدیگرند یا دوست استراتژیک مخفی؟ و نیز این دوستی استراتژیک چگونه منافع دو طرف را دوراز اذهان عمومی تامین می کند؟

با این اوصاف می توان نتیجه گرفت که سقوط هلیکوپتر «رییسی» رییس جمهور وقت رژیم هم از این دست تصفیه های داخلی بوده است. قدرت یابی خانواده «علم الهدی( پدر همسر رییسی)» در مشهد که ریاست استان قدس رضوی را عهده دار بودند در سالهای پایانی ریاست جمهوری رییسی، به غول اقتصادی- سیاسی بزرگ قابل رقابت با قرارگاه خاتم تبدیل شد. به گونه ای که می توانست با تداوم قدرتگیری در حوزه نظامی، سد خامنه ای برای حفظ نظامش را خدشه دار کرده و با انشقاق سپاه تحت حاکمیت دو قدرت، تهدیدی جدی برای آینده رژیم ایجاد کند. بخصوص درست زمانی که در محافل خصوصی، مساله رهبری «مجتبی خامنه ای» خبرساز شده بود..

اما مساله مهمتری که سناریو سه جانبه «خامنه ای - پهلوی – امریکا/اسراییل» را قدرت می بخشد، «جنگ دوازده روزه» ایران- اسراییل است. آنهم وقتی که «سر مار» به قول« نتانیاهو» در تهران است اما در جنگ کوچکترین آسیبی نمی بیند؛ نه خامنه ای و نه اطرافیانش که می توان از انها بعنوان مهمترین مهره های موساد در ایران یاد کرد.

برای توضیح این موضع باید سری به ماهها و هفته های پیش از «جنگ دوازده روزه» زد. یک هفته پیش از جنگ دوازده روزه سخنرانیهای جسته گریخته سران سپاه و سپاه قدس، اعتراض و نارضایتی انها به وضع موجود رژیم، سناریو ترور قاسم سلیمانی را بازخوانی می کند. در حالی که منابع غیر رسمی، وجود تحرکاتی در جهت کودتای نظامی احتمالی را خبر می داد، ظاهرا تهران در حال مذاکره هسته ای و حل و فصل اختلافات با واشینگتون بود که ظاهرا با حمله اسراییل در نیمه شب ۱۳ژوئن ناکام ماند. اقدامی که منجر به حذف و ترور سرداران سپاه و سپاه قدس همچنین دانشمندان هسته ای ایران شد. اما نکته جالب توجه اینجاست که این حذف و ترورها شامل امثال قاانی که در ترور «حسن نصرالله»، «هنیه» جزو مظنونین رده اول بودند نشد. عدم حمایت تهران، از «حماس و حزب الله » بعد از هفتم اکتبر که با سناریو از پیش تعیین شده تل اویو- تهران رقم خورد و غزه را به نابودی کشاند، تشابه بسیاری با سناریو سه جانبه اعتراضات اخیر دارد؛ حمایتهایی که فقط جنبه اسپیچ اکت دارند و نه اجرایی. این نشان از ان دارد که کشته شدن هنیه رییس شاخه سیاسی حماس در تداوم همین سناریو بوده است. اما باید پرسید دستاورد تهران از ترور هنیه و نصرالله چیست؟ بی شک راه اسراییل برای اشغال غزه و فلسطین در فقدان حقوق بین الملل هموارتر می کند. اما از دست دادن گروههای نیابتی چقدر می تواند به نفع منافع ملی ایران باشد؟ چرا که این ترورها زمینه «سقوط بشار اسد» به تعبیری «عمق استراتژیک ایران» و قدرت گروههای نیابتی ایران در خاورمینه را در هم می شکست. آیا قدرت گیری اسراییل با تصاحب پایگاههای گروه نیابتی بقا رژیم را تضمین کرد؟

بر اساس سناریو « جنگ دوازده روزه» و ترور سرداران سپاه و دانشمندان هسته ای می توان به این نتیجه رسید که بر طبق گفته خمینی؛ «رژیمی که می تواند برای بقایش جان امام زمانش را فدا کند» می تواند دست به اقدامات بازدارنده وغیرقابل بازگشت، و حتی کشتار چند هزار نفره معترضان تحت عنوان «تروریست» بزند. با بیان این پیش زمینه تاریخی می توان دریافت که؛ نه کشته شدن قاسم سلیمانی، نه کشته شدن رییسی، نه جنگ دوازده روزه وحتی کشتار بیرحمانه هزاران هزار معترض که حقوق اولیه خود را طلب می کردند، یک سناریو از پیش تعیین شده برای تداوم رژیم بوده است بخصوص بقا خامنه ای.

حال شاید دریافت این نکته که چرا «رضا پهلوی» سوپاپ اطمینان رژیم، در بزنگاههای تاریخی سر بر می آورد و سوار بر موج اعتراضات مردم می شود، آنهم زمانی که ترامپ و نتانیاهو، وی را مهره مناسب برای احراز رهبری ایران نمی بینند، آسانتر شود. و شاید بتوان دریافت که جنگ زرگری آمریکا و اسراییل با رژیم جمهوری اسلامی در واقع تداوم رژیمی در راستای منافع اسراییل و حتی آمریکا در منطقه است. با این توضیحات، نقش کلیدی موج سواران اپوزیسیون با عواملشان در داخل ایران که همسو با نیروهای بسیج و سپاه عمل می کنند، خبر از جنایت و خیانتی بزرگ دارد؛ اینکه چگونه انقلابی که در یک قدمی مردم بود، در راستای این سناریو از پیش تعیین شده، به مسیری منحرف شد که «خامنه ای- پهلوی» از آن بهره برداری کنند، البته با هزینه ای که مردم پرداختند.

Yorum Yazın