Önceden yazılmış bir senaryoyla, kül edilen bir devrim…
İran halkının protestolarının üzerinden 27 gün geçmişken, ölü sayısının 12 bini aştığı, bazı kaynaklara göre ise 20 bine ulaştığı tahmin edilmektedir. Aynı süreçte tutuklanan ve cezaevine konulan protestocu sayısının 20 bini geçtiği; bu kişilerin, “terörle mücadele” gerekçesiyle çıkarılan olağanüstü yargı kararları kapsamında idam cezası bekledikleri bildirilmektedir. İran içinde yaklaşık 300 saat süren internet kesintisi nedeniyle haber akışının olmaması, rejimin üzerini örtmeye çalıştığı, akıl almaz boyutlardaki insani felaketlere işaret etmektedir. Rejim, bu felaketleri gizlemek için dikkatleri “dış düşman” söylemine yöneltmektedir. Bu süreçte, Donald Trump ve bazı ABD’li yetkililer tarafından dile getirilen “İran hükümeti tutuklu protestocuları öldürmeyecek” yönündeki açıklamalar, Tahran’ın sert tepkisiyle karşılanmıştır.
Böyle bir tabloda şu sorular kaçınılmazdır: Tarihin acı deneyimleri dışında güvenilebilecek bir şey var mıdır? İranlı protestocuların katledilmesinde doğrudan veya dolaylı rol oynamış aktörlere umut bağlanabilir mi? Gazze’de çocukların ve sivillerin kanına bulaşmış aktörlere güvenilebilir mi? “Yardım yolda”, “İran halkının katli kırmızı çizgimizdir” söylemleriyle insanları daha büyük bir coşkuyla adeta ölüm alanlarına sürenlere inanılabilir mi? Daha da vahimi, İran diaspora durumudur. Herhangi bir devrim programı veya strateji ortaya koymaksızın, “Devrim bir adım uzağınızda” türü propagandalarla; Reza Pehlevi figürü üzerinden ve “Yaşasın Şah”, “Bu son savaş, Pehlevi geri dönüyor” gibi sloganların dolaşıma sokulmasıyla, asimetrik bir mücadeleyi simetrik bir savaşa dönüştürülmüştür. Oysa rejimin son derece silahlı olduğu ve kitlesel katliamdan çekinmeyeceği bilinmekteydi.
Bu tablo basit bir “stratejik hata” olarak mı adlandırılmalıdır? Yoksa İran halkına karşı işlenen suç ve ihanetin üçlü bileşeni olan “Hamaney – Pehlevi (ve dalga sörfçüleri) – ABD/İsrail” eksenini birbirinden bağımsız düşünmek mümkün müdür? Her bir aktör bu katliamdan ne kazandı? Ya da neden böyle bir cinayete ortak oldu?
Bu makaleyi kaleme almama neden olan şey, pek az kişinin dile getirmeye cesaret ettiği – hatta inanmaktan kaçındığı – bir suç ve ihanetin üzerindeki perdeyi aralamaktır.
İran halkı 47 yıldır gayrimeşru bir rejimin yönetimi altında temel ve insani haklarından, özellikle de sivil özgürlüklerden, mahrum bırakılmıştır. Ancak mesele yalnızca bu değildir. Zengin bir ülke olan İran, siyasi cehaletle malul bir iktidar elitinin yönetimindedir. Bu elit, kendi yolsuzluklarını, suçlarını ve ihanetlerini örtbas etmek uğruna, her geçen gün daha da yoksullaşan savunmasız halkı tereddüt etmeden kurşuna dizmekten çekinmemektedir; yaşlı, genç, çocuk ayırt etmeksizin.
Bu ahlaki çürüme ve kötülüğün sıradanlığının diğer kolu bugün Gazze ve Filistin’de kadın ve çocukların katledilmesinde karşımıza çıkmaktadır. O halde şu soru sorulmalıyız: Birbirine bu denli benzeyen iki ideoloji – İran İslam Cumhuriyeti rejimi ile İsrail rejimi – gerçekten ne ölçüde düşman olabilir? Bu nedenle, son yaşananları tarihsel söylem analiziyle okuduğumuzda, protestocuların katledilmesini mümkün kılan önceden kurgulanmış bir senaryodan söz etmek mümkündür. Bu proje yalnızca halkın toplumsal özgürlük ve refah umutlarını yok etmekle kalmamış; Mahsa Amini ayaklanmasıyla başlayan ve bu yılın Aralık-Ocak ayında pazar esnafının grevleriyle zirveye ulaşan gerçek devrimci dönüşüm sürecini, kanlı bir biçimde yarım bırakmıştır.
Protestolar, 28 Aralık 2025’te Tahran Büyük Pazarı ve çeşitli şehirlerdeki esnafın, artan hayat pahalılığı ve döviz kurundaki hızlı yükselişe karşı başlattıkları grevlerle ivme kazanmıştır. Rejimin, kendi ifadesiyle “en muhafazakâr ve en sadık toplumsal kesim” olarak gördüğü bu gruba karşı dahi somut hiçbir adım atmaması, protestoların şehirden şehre yayılmasına neden olmuştur.
Burada şu soru ortaya çıkmaktadır: Sadık tabanına karşı dahi bu denli kayıtsız olan bir iktidar neyi hedeflemektedir? Sorunun ciddiyetini bildiği halde neden yalnızca içi boş “söylem -edim”lere bel bağlamıştır? Yoksa iktidar, protestoların büyümesini bilerek göze almış, İran ve halkı üzerine bir kumar mı oynamıştır? Devrim tarihine, özellikle İran devrimlerine bakıldığında, zaferi belirleyen son toplumsal grubun her zaman pazar esnafı olduğu görülür. Bu nedenle, son protestolarda esnafın yalnızca katılımcı değil, öncü konumda olması tesadüf değildir. Bu durumda şu ihtimal göz ardı edilebilir mi: İran rejimi, gücünü göstermek adına bu suç projesinin bizzat mimarı mıdır? Bu varsayımı kabul ettiğimizde, Reza Pehlevi’nin (kendi kendini “şah” ilan eden figürün) ve ABD/İsrail’in bu projedeki rolü sorgulanmalıdır. “İran İslam Cumhuriyeti – Pehlevi – ABD/İsrail” hattında şekillenen bu ihanet projesi, taraflara ne kazandırmıştır? Özellikle “JCPOA sunset clause”una yalnızca bir ay kala, tüm bunlar rejimi tahkim etmeye mi, yoksa sistem içinden türeyecek yeni bir rejime mi hizmet etmektedir? Hamaney’in rakiplerini tasfiye etme pratiğine tarihsel olarak bakıldığında, kritik eşiklerde kamuoyunu yanıltmak adına ABD ve hatta İsrail’le örtük iş birliğinden çekinmediği; gerektiğinde bir cumhurbaşkanının helikopterinin düşürülmesinden dahi geri durmadığı görülmektedir.
Bu bağlamda, “On İki Gün Savaşı” sırasında İsrail’in İran’a yönelik saldırılarını açıkça destekleyen ve İran halkını rejimi devirmeye çağıran, son derece popüler olmayan bir figür olan Reza Pehlevi’nin devreye sokulması anlaşılır görünmektedir. Çünkü rejim, pazar esnafının bu çağrılara uymayacağını bilerek, düşük maliyetle protestoları söndürmeyi hedeflemiştir. Böylece hükümet kabinesini protestocuların karşısına göndermek, zor aygıtları devreye sokmadan gerçek bir özgür tartışma ortamı yaratmak, ya da protestocuların taleplerini yatıştırmak adına bazı yozlaşmış çıkar gruplarını görevden almak, tutuklamak veya cezalandırmak zorunda kalmadan krizi yönetebileceğini hesaplamıştır. Ancak hesaba katılmayan şey, halkın yıllardır biriktirdiği öfkenin büyüklüğüydü.
Muhtemelen bu proje kapsamında hiçbir aktör, çağrılarla birlikte bu denli kitlesel bir halk hareketinin ortaya çıkmasını beklemiyordu. Nitekim Reza Pehlevi dahi ilk günlerde sokaklardaki kalabalık karşısında şaşkınlığını gizleyememiştir. Bu şaşkınlık, projenin ana aktörlerinin geri adım atmaması ve halkın yıllar sonra özgürlüğe bu denli yaklaşmışken vazgeçmemesiyle birleşince, 21. yüzyılın en büyük ihanet ve soykrımlarından birinin yolu açılmıştır. Son olarak, Farsça yayın yapan medya ağlarını ve sosyal medyayı domine eden diaspora bu süreçteki rolü de sorgulanmalıdır. Onlar bu ihanet projesinden haberdar mıydı? Yakın dönem ayaklanmalarının dinamiklerine ve neden başarıya ulaşıp ulaşamadıklarına bakıldığında, İran diasporasının bu süreçlerde belirleyici bir rol oynadığı açıktır.
Mahsa Ayaklanması
Mahsa Ayaklanması—ki haklı olarak “İran Kadın Devrimi” olarak adlandırılabilir—8 Ekim 2022’de Mahsa Amini’nin öldürülmesiyle başladı. Temelini özgürlük talebinin ve İran’da kadın haklarının sistematik biçimde yok sayılmasının oluşturduğu bu devrimci çıkış, gençlerin ülke çapında ve kitlesel protestolarıyla şekillendi. Aylarca süren bu ayaklanma, ancak İran diasporası sahneye çıkmasıyla birlikte tamamen sönümlendi. Oysa bu devrim, başarıya ulaşabilmek için adım adım süreklilik, örgütlü ağlar kurma, etnik toplulukların kilit aktörleriyle ve sokaktaki fiilî liderlerle bağlantı kurma gibi unsurlara ihtiyaç duyuyordu. Ayaklanmayı gerçek bir devrime ve nihai zafere taşıyabilecek bu filizler, muhalefetin “geçiş dönemi” adı altında iktidarı ele geçirme yarışına girmesi ve yarattığı kaos nedeniyle daha doğmadan boğuldu.
Devrimlerin tarihsel deneyimi göstermektedir ki, özellikle İran gibi ülkelerde devrim ancak iki temel dinamiğin aynı anda işlemesiyle sonuçlanır:
- Pazar esnafının grevi ve halkın safına katılması,
- İçeride kurulan örgütlü ağların, diasporayla eşgüdüm içinde hareket etmesi.
Ancak güncel protestolarda olduğu gibi, muhalefet yaklaşan “zafer” sarhoşluğuyla İran Kadın Devrimi’ni heba etti. Öyle ki protestoların sürdüğü son günlere kadar ne pazar esnafının ne de toplumun muhafazakâr kesimlerinin harekete katıldığına dair bir işaret vardı.
Kuşkusuz toplumun muhafazakâr kesimlerinin büyük bir bölümü Pehlevi’nin geri dönüşüne ne sıcak bakmış ne de bakmaktadır. Dolayısıyla karizmatik olmayan, hatta zaman zaman lümpen figürlerin “geçiş dönemi” söylemi üzerinden sahneye sürülmesi; İran ekonomisinin çarkını elinde tutan pazar esnafının çıkarlarıyla örtüşemez, onları protestoların parçası hâline getiremezdi. Öte yandan İran diasporadaki yaygın yozlaşma, rejime bağlı unsurların “muhalif” kimliğiyle konumlandırılması ve bu unsurların özellikle haber ağlarında görünür olması—ki bu durum İran halkının önemli bir kesimi için zaten aşikârdı—geniş halk desteğinin önünü kesti. Diaspora, işi İran gençliği için daha da zorlaştırırken, Mahsa Ayaklanması’nda kadınların öncü rol üstlenmesi, ataerkil ve geleneksel İran toplumunda muhafazakâr kesimleri harekete katmayı başlı başına güçleştiren bir faktördü. Bu nedenle Mahsa Ayaklanması, ülkenin genç nüfusu arasında büyük bir yaygınlık kazanmasına ve devrim potansiyeline sahip olmasına rağmen, rejim değişikliğine yol açmadı.
İran–İsrail On İki Gün Savaşı
Pek çok kişi, 13 Haziran 2025’te başlayan İran–İsrail savaşının yalnızca İran’ın nükleer tesislerinin ve askerî altyapısının imhasına yönelik olduğunu düşünebilir. Ancak rejim içindeki etkili figürlerin önceden kurgulanmış senaryolarla tasfiye edilmesine tarihsel bir perspektiften bakıldığında, bambaşka sonuçlara ulaşmak mümkündür.
Kasım Süleymani, Tahran’ın vekil güçlerini yönlendirebilecek güçlü ve uygun bir alternatife sahip olmadığı bir dönemde öldürüldü. Buna rağmen, böylesine etkili bir figürün tasfiyesinin en çok Hamaney’in çıkarına olduğu görülmektedir. Irak ve Suriye’deki vekil güçleri yöneten, aynı zamanda Devrim Muhafızları ve Kudüs Gücü’nün stratejik planlamasını kontrol eden bu denli güçlü bir aktör, askerî bir darbeyle rejimin liderlik yapısını değiştirebilirdi. Özel çevrelerden gelen bilgilere göre, Kasım Süleymani’nin öldürülmesinden yaklaşık iki yıl önce, Hamaney’in onun öngörülemez hamlelerinden duyduğu rahatsızlık kapalı toplantılarda dile getiriliyordu. Buna ek olarak, “sert intikam” söylemi de ciddi tartışmalara yol açtı; zira Trump, İran’ın ABD’nin Erbil’deki Ayn el-Esed Üssü’ne yönelik saldırı öncesinde yaptığı bilgilendirmeyi kamuoyuna açıkladı. Trump’a göre İran, füze saldırısından önce üssün boşaltılmasını istemiş ve ABD tesislerine zarar verilmeyeceği konusunda güvence vermişti. Bu durumda şu soru kaçınılmazdır: Tahran ve Washington gerçekten düşman mı, yoksa kamuoyundan gizlenen stratejik ortaklar mı? Ve bu örtük ilişki iki tarafın çıkarlarını kamuoyunun gözünden nasıl saklamaktadır?
Bu çerçevede, dönemin cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin helikopter kazasında ölümü de benzer bir iç tasfiye olarak okunabilir. Reisi’nin cumhurbaşkanlığının son yıllarında, kayınpederi Ahmed Alemolhoda’nın ailesinin Meşhed’de ve Astan-e Quds Razavi üzerinden kazandığı güç, Hatemu’l-Enbiya Karargâhı’yla rekabet edebilecek ölçekte devasa bir ekonomik-politik yapıya dönüşmüştü. Bu güçlenme, askerî alanda devam etseydi, Hamaney’in rejimi ayakta tutan denge mekanizmasını zedeleyebilir; Devrim Muhafızları içinde iki ayrı güç odağının ortaya çıkmasıyla rejimin geleceği açısından ciddi bir tehdit oluşturabilirdi. Özellikle de özel çevrelerde Mücteba Hamaney’in liderliği tartışılırken.
Üçlü Senaryonun Güçlenmesi: Hamaney – Pehlevi – ABD/İsrail
Bu üçlü senaryoyu asıl güçlendiren unsur, İran–İsrail On İki Gün Savaşı’dır. Netanyahu’nun ifadesiyle “yılanın başı” Tahran’dayken, savaş boyunca ne Hamaney’e ne de çevresindeki kilit isimlere en ufak bir zarar gelmemesi dikkat çekicidir—oysa bu kişiler İran’daki en önemli Mossad unsurları olarak anılmaktadır. Bu tabloyu anlamak için savaş öncesindeki haftalara bakmak gerekir. On iki günlük savaştan yaklaşık bir hafta önce, Devrim Muhafızları ve Kudüs Gücü komutanlarının dağınık açıklamaları, rejimin mevcut durumuna yönelik memnuniyetsizliklerini ortaya koymuş; bu durum Kasım Süleymani senaryosunu yeniden hatırlatmıştır. Resmî olmayan kaynaklar olası bir askerî darbe hazırlığından söz ederken, Tahran’ın Washington’la nükleer müzakereler yürüttüğü ve anlaşmazlıkları çözmeye çalıştığı görülüyordu. Ancak 13 Haziran gecesi İsrail’in saldırısıyla bu süreç sekteye uğradı; saldırılar Devrim Muhafızları ve Kudüs Gücü komutanlarının yanı sıra İranlı nükleer bilim insanlarının öldürülmesiyle sonuçlandı.
Dikkat çekici olan, bu tasfiyelerin; Hasan Nasrallah ve Haniye suikastlarında birinci derecede şüpheli olarak anılan Kaani gibi isimleri kapsamamış olmasıdır. 7 Ekim sonrasında Tahran’ın Hamas ve Hizbullah’a verdiği desteğin fiilî olmaktan çok söylemsel (speech-act) düzeyde kalması—ve bunun Tel Aviv–Tahran arasında önceden kurgulanmış bir senaryo ile Gazze’yi yıkıma sürüklemesi—son protestolardaki üçlü senaryoyla büyük benzerlik taşımaktadır. Bu durum, Hamas’ın siyasi lideri İsmail Haniye’nin öldürülmesinin de aynı senaryonun devamı olduğunu düşündürmektedir. Peki Tahran, Haniye ve Nasrallah’ın öldürülmesinden ne kazandı? Bu suikastlar İsrail’in Gazze ve Filistin’i işgalini, uluslararası hukukun fiilen askıya alındığı bir ortamda daha da kolaylaştırdı. Ancak İran’ın vekil güçlerini kaybetmesi, ulusal çıkarlarına ne ölçüde hizmet etti? Zira bu tasfiyeler, İran’ın “stratejik derinliği” olarak görülen Suriye’de Beşar Esad’ın düşüşünün ve Orta Doğu’daki vekil ağlarının zayıflamasının önünü açtı. İsrail’in bu boşluğu doldurarak güçlenmesi, rejimin bekasını gerçekten güvence altına aldı mı?
Sonuç
On iki gün savaşı ve Devrim Muhafızları komutanları ile nükleer bilim insanlarının tasfiyesi, Humeyni’nin şu sözünü hatırlatmaktadır: “Beka uğruna İmam Zaman’ını feda edebilen bir rejim, geri dönüşü olmayan önleyici adımlar atmaktan ve binlerce protestocuyu ‘terörist’ ilan ederek katletmekten de çekinmez.” Bu tarihsel arka planla bakıldığında; Kasım Süleymani’nin öldürülmesi, Reisi’nin ölümü, on iki gün savaşı ve temel haklarını talep eden binlerce protestocunun vahşice katledilmesi, rejimin—özellikle Hamaney’in—bekasını sağlamak üzere önceden kurgulanmış tek bir senaryonun parçalarıdır.
Bu noktada, Reza Pehlevi’nin rejimin emniyet supabı olarak tarihsel kırılma anlarında ortaya çıkmasının ve halkın protestoları üzerine binmesinin—Trump ve Netanyahu’nun onu İran’ın liderliği için uygun bir figür olarak görmemelerine rağmen—nedenleri daha anlaşılır hâle gelmektedir. ABD ve İsrail’in İran İslam Cumhuriyeti ile sürdürdüğü sözde çatışmanın, gerçekte İsrail’in ve kısmen ABD’nin bölgesel çıkarlarına hizmet eden bir rejim sürekliliği olduğu da bu bağlamda okunabilir. Tüm bu açıklamalar ışığında, muhalefet içindeki “dalga sörfçülerinin” ve onların İran içindeki uzantılarının—ki pratikte Besic ve Devrim Muhafızlarıyla paralel hareket etmektedirler—rolü, büyük bir suç ve ihanete işaret etmektedir: Halkın bir adım uzağına gelmiş bir devrimin, önceden belirlenmiş bu senaryo doğrultusunda nasıl saptırıldığı ve Hamaney–Pehlevi hattının bundan nasıl faydalandığı göstermektedir. Ne yazık ki bedelini ödeyen yinede halk olmuştur.
Yorum Yazın