17-25 Aralık 2013 süreci başlayana kadar Türkiye’de birçok kişi FETÖ’yü, yani Fethullahçı Terör Örgütü’nü, dinî bir cemaat olarak görüyordu. Çünkü bu yapı vitrine okullar, dershaneler, kitaplar, dergiler ve Türkçe Olimpiyatları gibi yasal ve toplumsal karşılığı bulunan faaliyetleri yerleştirmişti. Böylece vitrin arkasında yürütüldüğü ileri sürülen karanlık faaliyetleri uzun süre gizleyebildi.
Ancak hükümetin yapının faaliyetlerini fark ederek dershanelerin kapatılmasına yönelik bir süreç başlatmasıyla birlikte örgüt, kendisini eskisi kadar rahat gizleyemez hâle geldi. Bu tarihten sonra hükümete ve iktidara yakın yerli sermaye çevrelerine karşı açık bir mücadele başlatıldığı görüldü.
17-25 Aralık sürecinde örgüt mensuplarına ilişkin çok sayıda iddia kamuoyuna yansıdı. Yapı içerisinde uzun yıllar bulunduktan sonra ayrılan kişilerin anlatımları ve yargıya intikal eden dosyalar; üniversite ve kamu sınavı sorularının çalınması, devlet yöneticilerinin çalışma alanlarına dinleme cihazları yerleştirilmesi, casusluk, şantaj kasetleri hazırlanması ve “himmet” adı altında esnaftan zorla para alınması gibi suçlamaları gündeme taşıdı.
Bu dönemde yapının tabanında bulunan bazı kişiler vicdanlarının sesini dinleyerek cemaatten ayrıldı. Öğrenci evlerinden ve yurtlardan kopmalar yaşandı. Yapı içerisinde kalanların ise üst kademe tarafından çeşitli telkinlerle tutulmaya çalışıldığı anlatıldı.
“Duyduğunuz haberlerin hepsi yalan. Haber dinlemeyin. Ablalar şöyle rüya gördü; yakında her şey düzelecek.”
Yapıdan ayrılanların aktardığına göre mensupların dış dünyadan bilgi alması engelleniyor; rüyalar, manevî işaretler ve olağanüstü anlatılar üzerinden örgütsel bağlılığın korunmasına çalışılıyordu. Ancak artık mızrak çuvala sığmıyordu.
FETÖ’nün yalnızca dinî faaliyet yürüten bir cemaat değil, yabancı odakların etkisi altında hareket eden mafyatik bir istihbarat ve terör yapılanması olduğu kanaati toplumda giderek güçlenmeye başlamıştı.
Sonradan mı bozuldu, baştan beri bir proje miydi?
Bu dönemde toplumun zihnindeki temel soru şuydu: FETÖ başlangıçta iyi niyetli bir dinî yapıydı da sonradan dış güçlerle iş birliği yaparak mı bozuldu, yoksa en başından itibaren dış kaynaklı bir proje miydi?
31 Mart 2015 tarihinde gazetelere yansıyan “Fethullah Gülen’e Yahudi Cemaatinden Çantayla Para Geliyordu” başlıklı haber ve haberde yer aldığı belirtilen belgeler, yapının geçmişine ilişkin tartışmaları yeniden gündeme getirdi.
Haberdeki iddiaya göre Eskişehir gezici vaizi Salih Cemal Esirger, 1960’lı yıllarda dönemin Diyanet İşleri Başkanlığına gönderdiği bir mektupta Gülen’e Yahudi çevrelerden para geldiğini ve Gülen’in kendisini “Mehdi” olarak tanıttığını anlatıyordu.
Mehdi ve Hz. İsa söylemleri
17-25 Aralık sürecinin devam ettiği dönemde, geçmişte cemaat içerisinde bulunduğu belirtilen Münip Erdem, bir televizyon programındaki açıklamasında Gülen’in yakın çevresindeki bazı kişilerin 1960’lı ve 1970’li yıllarda İzmir’de Gülen’i Hz. İsa olarak kabul ettiklerini ve bu düşünceyi yaydıklarını ileri sürdü.
Bu anlatımlardan hareketle Gülen’in, verdiği emirlerin ve gerçekleştirdiği faaliyetlerin sorgulanmasını önlemek amacıyla kendisinin zaman zaman Mehdi veya Hz. İsa olduğu izlenimini oluşturduğu iddia edildi.
Yapının en tabanındaki insanlara ise “Hocaefendi rüyasında Allah ile görüşür, Peygamber ile konuşur ve yaptığı her iş için onay alır” şeklinde telkinler yapıldığı aktarıldı. Böylece örgüt yöneticilerinden gelen emirlerin düşünülmeden ve sorgulanmadan yerine getirilmesi sağlanıyordu.
“Alnı secdeye giden inançlı bir insan nasıl böyle işler yapabilir?” sorusunun cevabı, sorgulama yeteneğinin ortadan kaldırıldığı bu bağlılık sisteminde aranmalıdır.
Sürekli tekrarlanan rüya anlatıları ve kutsallık atfedilen liderlik anlayışı, mensupların düşünme ve sorgulama kabiliyetini zayıflatmış; onları üstlerinden gelen emirleri uygulamaya hazır birer örgüt elemanına dönüştürmüştü.
Yapıdan ayrılan bir esnafın anlatımı
Cemaatten kopan insanların anlatımları, vitrinin arkasında bulunduğu ileri sürülen faaliyetleri anlamak bakımından önemli veriler sunmaktadır.
Şubat 2015 tarihinde, akraba ziyareti amacıyla gittiğim bir Anadolu şehrinde tanıdığım esnaf bir arkadaşa rastladım. Gündemde bulunan paralel yapı konusu açıldığında arkadaşım şunları söyledi:
Arkadaşım: “Hocam, 25 yıl bu yapıya hizmet ettim. Bu şehirde Kimse Yok mu Derneği yoktu; getirip ben kurdum. Cemaat içerisinde mütevelliye kadar yükseldim. Ancak bu süre içerisinde o kadar kötü şey duydum ve gördüm ki midem bulanmaya başladı. Ayrılmak istiyordum. 17-25 Aralık süreci başlayınca bunları terk ettim.”
Ben: “Ne gördün?”
Arkadaşım: “Cemaatte zina bile var.”
“Anlat” dediğimde, bir şehirde bulunan değerli bir hazine arazisi üzerinden yaşandığı ileri sürülen bir olayı aktardı.
Arkadaşımın anlatımına göre cemaat, değerli bir kamu arazisini bedelsiz olarak almak istiyordu. Ancak dönemin vali veya kaymakamının bu araziyi yapıya vermediği ileri sürülüyordu.
Bunun üzerine yöneticinin özel hayatına ilişkin araştırma yapıldığı ve kadınlara karşı zaafı olduğu bilgisinin elde edildiği iddia edildi. Valilikte çalışan cemaat mensubu bir kadına, yöneticiyle ilişki kurması ve bu ilişkiyi gizlice kayda alarak örgüt yöneticilerine teslim etmesi yönünde baskı yapıldığı anlatıldı.
Kadının başlangıçta bu talebe karşı çıktığı, ancak “Bu arazi cemaatimize çok lazım, bu büyük bir hizmettir” şeklindeki telkinlerle ikna edilmeye çalışıldığı ileri sürüldü.
Kadının, bekâretini kaybetmesi hâlinde kendisiyle kimin evleneceğini sorması üzerine cemaat mensubu bir gençle evlendirileceğinin söylendiği aktarıldı. Görevi yerine getirdikten sonra kendisine gösterilen gencin evlenmekten vazgeçtiği, bunun ardından kadının ağır bir bunalıma girerek yaşamına son verdiği iddia edildi.
Anlatıma göre genç kadının babası olayı araştırarak gerçeği öğrenmiş; ancak dönemin emniyet ve yargı birimlerinde bulunan örgüt mensupları tarafından konunun kapatıldığı ve babanın tehdit edildiği ileri sürülmüştü.
“Hocam, 25 yıl içerisinde bulunduğum yapıda böyle olayların dahi yaşandığını gördüm. Sonunda terk ettim ve kurtuldum.”
Kendi mensuplarına yönelik şantaj iddiası
17-25 Aralık 2013 süreci ile 15 Temmuz 2016 darbe girişimi arasındaki dönemde, muhtemelen 2015 yılında Anadolu’dan üç arkadaş beni ziyarete gelmişti.
Birlikte öğle yemeği yerken, bir vakıfta eğitim müdürü olarak görev yapan arkadaşımız, kendilerine yapılan bir öğrenci başvurusunu anlattı.
Anlatımına göre birçok şehirde öğrenci yurtları bulunan vakfın bir kız yurduna yeni bir öğrenci başvurmuştu. Yapılan mülakatta öğrencinin ablasının aynı şehirdeki bir FETÖ yurdunda müdür olduğu anlaşılmıştı.
Öğrenciye, “Ablanın yönettiği yurtta neden kalmıyorsun?” diye sorulduğunda, “Ablam beni buraya gönderdi” cevabı alınmıştı. Bunun üzerine ablası yurda davet edilmişti.
Yurt müdiresinin aktarılan sözleri:
“Hocam, cemaat hakkında duyduğum haberlerden sonra şok oldum. Ayrılmak istedim. Ancak cemaat beni tehdit ediyor.”
“Duş alırken fotoğraflarımı çektiklerini söylüyorlar. Ayrılırsam bunları internete koyarak beni rezil edecekleri tehdidinde bulunuyorlar. Bu nedenle korkumdan ayrılamıyorum.”
“Ben yandım, bari kız kardeşim yanmasın diye onu size gönderdim.”
Bu anlatım, örgütün yalnızca siyasiler veya para almak istediği iş insanları hakkında değil, kendi mensupları üzerinde de şantaj ve baskı yöntemleri kullandığı iddialarını güçlendiriyordu.
Dinler arası diyalog faaliyetleri
Belçika’da bir kilisede düzenlenen dinler arası diyalog programında ezan okuyan bir FETÖ mensubunun, “Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah” cümlesini okumadığı görüntüler uzun yıllar internette dolaştı.
Mardin’de düzenlenen başka bir dinler arası diyalog programında ise bir su havuzunun üzerine yerleştirilen tahta, sembolik olarak “sırat köprüsü”; karşı taraf ise “cennet” olarak adlandırılmıştı.
Programda bir papaz, bir haham ve bir müftünün sembolik köprüden geçirilerek “cennete” ulaştırılması üzerinden Hristiyanların ve Yahudilerin de cennete gireceği mesajının verildiği ileri sürülüyordu.
Bu faaliyetler; sınav sorularının çalınması veya dinleme cihazı yerleştirilmesi iddiaları gibi kapalı kapılar ardında gerçekleşmiyordu. Kamuya açık biçimde yapılıyor ve zaman zaman medyada da yer alıyordu.
Buna rağmen dönemin yetkili din adamlarının yeterli tepkiyi gösteremediği değerlendirildi. Tepki göstermeye çalışan bazı kişilerin ise çeşitli kumpaslarla tutuklandığı ve cezaevine gönderildiği iddiaları kamuoyuna yansıdı.
17-25 Aralık’tan 15 Temmuz’a
17-25 Aralık süreciyle açık hâle gelen mücadele, 15 Temmuz 2016 gecesi gerçekleştirilen darbe girişimiyle en kanlı aşamasına ulaştı.
Türk halkı, vatanını ve demokratik iradeyle seçtiği yöneticileri korumak için sokaklara çıktı. Vatandaşlar tankların önüne yattı, darbecilere karşı meydanlarda direndi ve büyük bir cesaret gösterdi.
Bu kahramanca direniş, yurt dışındaki karanlık güçlerin maşası olarak hareket eden FETÖ mensuplarının darbe girişiminin başarısızlığa uğramasıyla sonuçlandı.
15 Temmuz, yalnızca bir darbe girişiminin engellendiği gece değil; sorgusuz itaatin ve körü körüne bağlılığın bir toplumu nasıl büyük bir felakete sürükleyebileceğinin görüldüğü tarih oldu.
Darbe girişiminin ardından örgütün toplum karşısındaki meşruiyeti tamamen ortadan kalktı. İnsanlar, sorgulama kabiliyeti elinden alınmış ve bir lidere körü körüne bağlanmış kitlelerin ne kadar tehlikeli olabileceğini bir kez daha gördü.
Türkiye üzerinde hesap yapan karanlık yapılar da bu ülkenin diğer bazı ülkeler gibi kolayca teslim alınabilecek bir ülke olmadığını anlamış oldu.
- “Fethullah Gülen’e Yahudi Cemaatinden Çantayla Para Geliyordu”
- “Fetullah Gülen Kendini Hz. İsa mı Sanıyor?”
- “FETÖ ezandan Hz. Peygamberi çıkardı”
- “Papazları Sırattan Geçirdiler”
Yorum Yazın