ANKARA – Türkiye’nin savunma sanayiindeki başarılarıyla gurur duyulması gerektiğini belirten CHP’li Yankı Bağcıoğlu, ancak bu başarıların hayati zafiyetleri örtmek için kullanılmaması gerektiğini vurguladı. "Türkiye, düne göre bugün çok daha ağır bir güvenlik ortamıyla karşı karşıyadır" diyen Bağcıoğlu, savunma sanayiinin bir partinin değil, Türkiye Cumhuriyeti devletinin eseri olduğunu hatırlattı.
“Savunma Sanayii Siyaset Üstüdür”
Savunma sanayiinin tarihsel gelişimine vurgu yapan Bağcıoğlu, sektörün temellerinin 1930’lu yıllardan başlayarak 1970 ve 80’li yıllarda kurumsal bir yapıya kavuştuğunu ifade etti. Bağcıoğlu, “Savunma sanayimiz milli gururumuzdur ve siyaset dışıdır. Başarıya ulaşan her proje, Türk milletinin ortak eseridir” ifadelerini kullandı. Ayrıca 2008-2015 yılları arasında yaşanan kumpas davalarının TSK’ya ve savunma sanayi projelerine büyük zarar verdiğini belirtti.
“Gösteriş ile Güvenlik Arasındaki Çizgi Aşıldı”
Savunma projelerinin seçim mitinglerine dönüştürülmesini eleştiren Bağcıoğlu, şu uyarılarda bulundu: “Savunma sanayisini propaganda aracına dönüştürmek yapılan en büyük hatadır. Ürünlerin teknik detayları miting kürsülerinde açıklanıyor. Gösteriş ile güvenlik arasında ince bir çizgi vardır ve bugün o çizgi tehlikeli biçimde aşılmış durumdadır.”
S-400 ve Proje Yönetimi Eleştirisi
Bağcıoğlu, S-400 hava savunma sistemlerinin neden alındığı ve neden kullanılmadığı sorularını gündeme taşıyarak, “Eğer kullanılmayacaksa neden alındı? Kullanılacaksa neden devreye sokulmuyor? Bu kararın bedeli ağır oldu” dedi.
Açıklamasında özellikle;
-
Altay Tankı’nın 17 yıldır seri üretime geçememesi,
-
TF-2000 (Tepe Sınıfı) hava savunma muhribindeki gecikmeler,
-
KAAN projesindeki motor sorunu ve stratejik planlama eksikliği,
-
Son 23 yılda envantere katılan savaş uçağı sayısının yetersizliği gibi konulara dikkat çekti.
“Sorunun Temeli: Liyakat ve Denetim”
Savunma sanayiindeki en büyük sorunun liyakat eksikliği ve şeffaflık olduğunu belirten Bağcıoğlu, “Teknik kapasite yerine siyasi yakınlık belirleyici olursa projelerin gecikmesi kaçınılmaz olur. Devlet projelerinde hesap sorulamaz hâle gelirse bunun bedelini millet öder” değerlendirmesinde bulundu.
Acil Eylem Planı Çağrısı
TCG Anadolu projesinin tek başına bir güç olmadığını belirten Bağcıoğlu, kaynakların uçak gemisi yerine daha acil ihtiyaçlara aktarılması gerektiğini savunarak; KAAN’ın tam harekât yeteneğine ulaşması, Çelik Kubbe’nin hızlandırılması, kara kuvvetlerinin zırhlı araç ihtiyaçlarının karşılanması ve TCG Anadolu için uygun ağır nakliye helikopterlerinin tedariki gibi öncelikli adımların atılması çağrısında bulundu.
Bağcıoğlu açıklamasını, “Savunma politikası sloganlarla değil, gerçek kapasiteyle ölçülür. Savunma planlamasında yapılan hataların bedelini tüm Türk milleti öder” sözleriyle tamamladı.
BASIN AÇIKLAMASI (12 MART)
ATEŞ ÇEMBERİNDE TÜRKİYE: SAVUNMA SANAYİNDE GURUR VE GERÇEKLER
Doğu Akdeniz’de yıllardır gerginlik sürüyor.
Kıbrıs adasında yabancı askeri varlık artıyor.
Karadeniz’de ve Orta Doğu’da füze ve dron savaşları yaşanıyor.
Türkiye böylesine kritik bir güvenlik ortamında, savunma sanayisindeki başarılarıyla elbette gurur duymalıdır.
Ama bir gerçeği de unutmamalıyız: Milli güvenlikte propaganda değil, kapasite konuşur.
Türkiye son yıllarda savunma sanayisinde önemli bir ivme yakalamıştır.
İnsansız hava araçları, milli gemi projeleri, mühimmat teknolojileri ve yeni platformlar Türk mühendisliğinin ulaştığı seviyeyi göstermektedir.
Bu başarılar değerlidir. Ancak bu başarıların arkasına saklanarak hayati zafiyetleri görmezden gelmek Türkiye’ye yapılacak en büyük kötülüktür. Çünkü Türkiye, düne göre bugün çok daha ağır bir güvenlik ortamıyla karşı karşıyadır.
Bazı klavye kahramanlarının, sözde savunma uzmanlarının savunma sanayisindeki yanlışların dile getirilmesini ve yapıcı eleştirileri hazmedememeleri şaşırtıcı değildir.
Maddi beklentilerle veya kariyer hesaplarıyla gerçekleri perdelemeye çalışanlar bilsin ki; savunma meseleleri propaganda alanı değil, devlet ciddiyeti gerektiren konulardır.
Biz doğru bildiğimizi söylemeye devam edeceğiz.
Defaatle ifade ettiğimiz gibi; savunma sanayimiz milli gururumuzdur ve siyaset dışıdır. Her savunma projesinin arkasında özellikle 1973’ten sonra görev yapan Cumhuriyet hükümetleri, maddi manevi büyük destek sağlayan Türk milleti ve harekât ihtiyacı belirleme çalışmalarına katkıda bulunan Kahraman Türk Silahlı Kuvvetleri personeli vardır.
Başarıya ulaşan her savunma projesi, Türk milletinin ortak eseridir.
Savunma sanayimize yönelik yapıcı eleştirilere bile parti holiganlığı zihniyeti ile cevap veren sosyal medyadaki sözde savunma sanayi uzmanları milli güvenliğimize en büyük kötülüğü yapmaktadır.
Savunma sanayisinde etkin, adil ve denetlenebilir olması gereken proje yönetimindeki zafiyetler ile liyakat değil de siyasi referans ve tarikat bağlantısı temelli kayırmacı personel politikaları elbette eleştirilecektir.
Ana platformlar olan Altay tankı, TF2000 hava savunma muhribi ve gözbebeğimiz Kaan’ın milli motorundaki gecikmeler elbette gündeme getirilecektir.
Son 20 yılda sadece 30 F 16’nın envanterimize dahil olması, Çelik Kubbe projesine çok geç başlamamız elbette zafiyet olarak ortaya konacaktır.
Bugün Beyaz Saray’da parasını ödediğimiz F-35’lerin peşinde koşmamızı, NATO üyesi olmayan çeşitli devletlerin rahatlıkla tedarik edebildiği F 16 Blok 70 uçağı alımı konusunda bile sıkıntı yaşamamızı, milli hava savunma sistemlerimizde gecikmelere, açık ve örtülü ambargolara maruz kalmamıza sebep olan ve bugün kullanamadığımız S-400 alımını elbette sorgulayacağız.
Çünkü vatanseverliğin gereği budur!
Savunma Sanayi Bir İktidarın Değil Devletin Eseridir
Önce bir gerçeği teslim edelim.
Türkiye’de savunma sanayinin temelleri 2000’li yıllarda atılmadı.
1930’larda Atatürk döneminde Kırıkkale’de kurulan silah ve mühimmat fabrikalarıyla başlayan süreç, 1941’de Türk Hava Kurumu’nun uçak fabrikasıyla devam etti.
Bugün Hürjet’in İspanya’ya ihracatıyla gurur duyuyoruz. Ancak Türkiye’nin ilk uçak ihracatı bundan çok önce gerçekleşmişti. Eski adıyla Makine Kimya Endüstrisi Kurumu (MKEK), Danimarka ve Ürdün’e milli üretim uçaklar satmıştı.
1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında uygulanan ambargo Türkiye’ye çok net bir ders verdi: Kendi silahını üretmeyen bir ülke bağımsız olamaz.
Bu anlayışı siyasi olarak en açık ifade eden isimlerden biri de 1978’de dönemin başbakanı Sn Bülent Ecevit oldu.
Ecevit o gün şu gerçeği söyledi: Türkiye mutlaka kendi milli harp sanayisini kurmak zorundadır.
Türkiye'nin savunma alanında dışa bağımlılığını azaltıp kendi kendine yeten bir yapıya kavuşmasını hedefleyen vizyonu savunan Sn. Turgut Özal’ı ve “İnanırsanız başarırsınız” prensibini benimseyerek yüksek teknoloji savunma sanayisinin gelişimine katkı gösteren Prof. Dr. Sn Necmettin Erbakan’ı da anmadan geçmemek gerekir.
1970’ler ve 1980’lerde ASELSAN, TUSAŞ, İŞBİR, ASPİLSAN ve HAVELSAN’ın kurulmasıyla savunma sanayi kurumsal bir yapıya kavuştu.
ROKETSAN, bir füzenin en kritik teknolojisi olan motoru üretmek amacıyla kuruldu.
1970’li yıllardan itibaren Doğan sınıfı hücumbotlar ve Ay sınıfı denizaltılar milli tersanelerimizde yabancı teknoloji transferi ve milli katkı ile üretildi.
1983’te Savunma Sanayi Müsteşarlığı kuruldu.
1990’larda TAI’de F-16 üretimi başladı.
İlk zırhlı araçlar da bu dönemde üretildi.
Hücumbot, denizaltı ve F-16 üretimini montaj vb söylemlerle küçümseyenlere onlarca sene önce Türkiye’de henüz renkli televizyon bile yok iken gemi, denizaltı ve uçak ürettiğimizi hatırlatırım.
Yani savunma sanayi; bir partinin değil, Türkiye Cumhuriyeti devletinin eseridir.
Bugün kimse CHP’ye millilik dersi vermeye kalkmasın.
Bugün 1990’larda başlayan savunma sanayi projelerini sahipleniyorsanız, aynı şekilde 2005-2015 yılları arasında FETÖ kumpaslarına göz yummanızın TSK’ya, milli savunma sanayisine ve milli güvenliğimize verdiği zararın mesuliyetini de alacaksınız.
Kumpas davaları ve organize saldırılar neticesinde 2008-2015 yılları arasında yüzlerce askerî personel tasfiye edilmiş, bir kısmı kahrından vefat etmiştir.
TSK’ya yönelik bu ahlaksız saldırılar çok büyük bir milli güvenlik sorunu yaratmış, ayrıca savunma sanayimizde bugün özlemle beklediğimiz birçok önemli projeyi de geciktirmiştir.
Savunmayı Siyasete Alet Etmenin Bedeli
Savunma sanayisini devlet politikası olmaktan çıkarıp propaganda aracına dönüştürmek yapılan en büyük hatadır.
Seçim dönemlerinde ürünlerin ve projelerin açıklanmaması gereken teknik detayları kamuoyuna açıklanıyor. Proje tanıtımları adeta miting kürsülerine dönüştürülüyor. Firmalar da geri kalmamak için bu siyasi şovların parçası hâline geliyor.
Firmalar ürünlerini. Çalışanlar kendilerini anlatıyor.
Sonra herkes konuşuyor.
Sonuçta istihbarat toplama gayretine gerek kalmadan devlet sırları ortalığa saçılıyor.
Savunma sanayinde tanıtım yapılabilir.
Ama gösteriş ile güvenlik arasında ince bir çizgi vardır.
Bugün o çizgi tehlikeli biçimde aşılmış durumdadır.
S-400: Alındı Ama Kullanılmıyor
S-400 sistemlerinin harekata hazır olduğu ifade edilmektedir; nitekim 2020 yılında yapılan atış da bunu doğrulamaktadır.
Ancak bölgemizdeki silahlı çatışmalar ve gerginlikler nedeniyle, sınırlarımızdan gelebilecek kontrolsüz provokasyonlara veya kasıtlı olarak atılabilecek mühimmatlara karşı bu sistemlerin ne zaman kullanılacağı merak konusudur.
NATO ittifakına çok önemli katkılar veren bir devletiz, NATO’nun da bize yönelik hava savunma sistemi tahsisi gibi taahhütlerini yerine getirmesinden daha doğal bir durum yoktur.
Ancak, böylesi bir kriz ortamında bile siyasi mülahazalar veya teknik yetersizlikler nedeniyle harekâta hazır olduğu bildirilen S-400 hava savunma sisteminin konuşlandırılamaması, tedarik kararının ne kadar yanlış olduğunu teyit eden ayrı bir gerçekliktir.
Eğer kullanılmayacaksa neden alındı?
Kullanılacaksa neden devreye sokulmuyor?
Bu kararın bedeli ağır oldu ve bu kararı alanların milli güvenliğimizde yarattığı hasarın siyasi sorumluluğunun alınması gerekmektedir.
Sonuç:
- Hava Kuvvetleri ve Deniz Kuvvetleri 5. nesil uçakları alamadı
- Milyarlarca dolar kaybedildi
- Hava kuvvetleri planlaması altüst oldu
- Türkiye sadece F-35 değil, birçok alanda ambargoya maruz kaldı.
Hava Savunması: Dünya Kurdu, Biz Yeni Başlıyoruz
Bugün dünyanın birçok ülkesi entegre hava ve füze savunma sistemlerini çoktan kurmuş durumda.
Münferit çalışmalar olsa da Türkiye’de Entegre Hava Savunma Sistemi Çelik Kubbe projesi 2024 yılında başladı.
Balistik füze savunması konusunda hala arzu edilen seviyede değiliz.
Geçtiğimiz günlerde İran’dan ateşlenen balistik füzeler bölgede bulunan ABD muhribi tarafından vurulmasaydı ne olacaktı?
Stratejik bağımsızlık iddiası ile bu tablo arasında açık bir çelişki vardır.
23 Yılda Sadece 30 Uçak
Modern savaşın belirleyici unsuru hava üstünlüğüdür.
Ancak Türkiye son 23 yılda envanterine yaklaşık 30 yeni savaş uçağı katabildi.
Aynı dönemde bölge ülkeleri yüzlerce yeni nesil uçak satın aldı.
Bu tablo ciddi bir stratejik risk yaratmaktadır.
Türkiye 1980’lerden itibaren F-16 üretim kabiliyeti kazanmış nadir ülkelerden biriydi.
Ama sürdürülebilir bir üretim planı yapılmadı.
Bugün Türkiye bir zamanlar montajını yaptığı uçakları yeniden dışarıdan almak zorunda kalıyor.
KAAN: Artık Bir Zorunluluk
Türkiye’nin semalardaki teknolojik ve harekât bağımsızlığının sembolü KAAN milli muharip uçağıdır.
KAAN’ın uçuşu hepimiz için gurur verici bir gelişmedir. Harekata hazır olmasını büyük umutlarla bekliyoruz.
Ama şu gerçeği unutmamak gerekir: KAAN artık bir prestij projesi değildir.
Türkiye’nin hava gücünün geleceğidir. Algı değil olgular söz konusudur.
Bu nedenle projede yapılacak en küçük stratejik hata bile Türkiye için ağır sonuçlar doğurabilir.
Etkin bir proje yönetimi uygulanmayan, firma seçimi dahil hatalar yapılan ve plan dışı gecikmeler yaşanan milli motor meselesi bunun en çarpıcı örneğidir.
Bu tablo büyük sözlerin değil, stratejik planlamanın eksikliğini göstermektedir.
Altay Tankı: 17 Yıldır Bekliyor
Türk Kara Kuvvetleri’nin yeni ana muharebe tankı Altay’dır.
Ancak proje 17 yıldır seri üretime geçemedi.
Proje siyasi tercihler nedeniyle el değiştirdi.
İlerleme olsada Motor ve transmisyon sorunları hala tam olarak çözülemedi.
Sonuç: Türkiye hâlâ kendi ana muharebe tankını tam kapasite ile envantere sokabilmiş değil.
Deniz Gücü:
1990’lı yıllarda Milli Gemi Projesini başlatan, akamete uğrayan süreci yeniden yoluna koyan merhum kuvvet komutanları Vural Bayazıt ve Özden Örnek ile projede görev alan, birçoğu başarılarının bedelini kumpaslara hedef olarak ödeyen Deniz Kuvvetleri personelini minnetle anıyorum.
Milli gemi konsepti esas alınarak Türkiye’nin hava savunma muhribi ihtiyacını karşılayacak TF-2000 yeni adı ile Tepe sınıfı muhrip projesi yaklaşık 23-24 yıldır konuşuluyor.
Yıllardır yürütülen çabalara rağmen proje ancak 1 yıl önce başlatılabildi.
Doğu Akdeniz’e yabancı donanmalara ait hava savunma muhripleri konuşlanırken Türkiye’nin bu tip gemilere çok daha önce sahip olması gerekirdi.
Yönetim zafiyeti olmasa idi; bölge hava savunmamızı ABD muhripleri değil, milli tepe sınıfı muhriplerimiz sağlıyor olabilirdi.
TCG Anadolu önemli bir projedir.
Ama tek başına bir güç değildir.
TCG Anadolu’nun ana görevi denizden ve havadan kuvvet aktarımıdır.
Ne var ki deniz piyadelerimizin havadan intikali ve lojistik destek için deniz şartlarına uygun ağır nakliye helikopterleri hâlen mevcut değildir.
Harekât ihtiyaç makamlarının taleplerinin yeterince dikkate alınmaması, karşı kuvvete gerek kalmadan geminin kabiliyetini ciddi şekilde sınırlamıştır.
Uçak gemisi yapmak pahalıdır ama yapılır.
Gemiyi denize indirmek tek başına yeterli değildir.
Üzerinde görev yapacak değişik tipte uçaklar ve helikopterler, bölge hava savunması sağlayacak refakat gemileri gerekir.
Bu geminin işletme maliyetleri de son derece yüksek olacaktır.
Birçok ülke uçak gemisi yapamadığı için değil, acil savunma projeleri ve ekonomik boyut nedeniyle bu projelere girmemektedir.
Çünkü MUGEM, diğer savunma projelerinden farklı olarak Türkiye’nin savunma ihtiyaçları açısından mutlak öncelikli değildir.
Acil olarak yapılması gereken, daha öncelikli ihtiyaçlarımızın giderilmesine kat kat yetecek bir kaynağı uçak gemisine mevcut ekonomik şartlarda ayırmak yerine bölgemizdeki çatışmalardan alınan dersler çerçevesinde şu ihtiyaçlara yönlendirmektir.
- KAAN’ın sadece uçması değil bir an önce tam harekât yeteneğini kazanması,
- Çelik Kubbe hava savunma sisteminin yönlendirilmiş enerji gibi yeni teknolojileri kapsayacak şekilde hızla hayata geçirilmesi, sistemlerin üretim sürecinin gerekirse ilave kaynak tahsis edilerek hızlandırılması,
- Tepe sınıfı hava savunma muhribi projesinin plan tarihinden önce tamamlanması
- Yıllardır ihmal edilen Kara Kuvvetleri’nin tank ve zırhlı araç ihtiyaçlarını karşılanması,
- Çevre denizlerde entegre keşif ve gözetleme sistemlerinin geliştirilmesi,
- Dikey iniş kalkış yapan İHA’lar ile Muharip İnsansız Uçak Sistemlerinin envantere dahil edilme sürecinin hızlandırılması,
- TCG Anadolu için deniz şartlarına uygun ağır nakliye helikopteri tedariki,
- Deniz helikopteri envanterinin güçlendirilmesi,
- Sürdürülebilir mühimmat ve lojistik destek sisteminin daha da geliştirilmesi,
- Kışla ve üslerin kuvvet koruması dahil altyapı ihtiyaçlarının giderilmesi
Sorunun Temeli: Liyakat
Savunma sanayinin en kritik unsuru insan kaynağıdır.
Ama sektörde en çok konuşulan sorunlardan biri liyakat eksikliği ve beyin göçüdür.
Teknik kapasite yerine siyasi yakınlık belirleyici olursa projelerin gecikmesi kaçınılmaz olur.
İkinci sorun ise şeffaflıktır. Projelerin gizli olmasına itirazımız yok. Ama denetlenmemesine var.
Devlet projelerinde hesap sorulamaz hâle gelirse bunun bedelini en sonunda millet öder.
Savunma sanayisinde ise etkin, adil ve denetlenebilir proje yönetimiyle liyakate dayalı kayırmacılıktan uzak bir personel sistemi esas alınmalıdır
Savunma politikası sloganlarla değil, gerçek kapasiteyle ölçülür.
Ve unutulmaması gereken bir gerçek vardır.
Savunma planlamasında yapılan hataların bedelini tüm Türk milleti öder.

Yorum Yazın